islamda büyüsel düşünmenin yeri (magical thinking in islam)

some people claim that the percentage of people who believe in islam account for 99 percent of Turkish pupulation. but i believe that 99 percent only can account for people who never read quran.

in this article i will discuss how people believe in magic instead of god with some examples.

1-)praying with words that they do not know.

i think(definitely god knows better of course, alimallah) it must be considered insult to the god and our brain.  it is the fact that we are not a parrot. and our brain suppose to interact with the way that we ask from god.

2-)asking people to forgive them instead of asking from the god

“Asking Halal” is the way that people ask for forgiveness from other person. it is definitely good i can not disagree but actually at first we should ask mercy from the God instead of the other person. and even if the other person says it is okey i forgive you, i think it does not mean they forgive you all the time.

i have worked for 3 months with another teacher and i was sure that i work at least 30 percent more than my colleague and i was planning to resign from my job and my collegue asked me to “halal”. he toldly thinks that if i say it is okey he will go to the heaven.

3-)Attributing symbols too much is one of the indicator that shows you are thinking in irrational, magical way.

as a result i believe that praying must be for the god and person who pray also be able to know that god is more intelligent than google search engine and listen to them who asking from god.

öfke kontrolü

 

Özet

 

Öfke Kontrolü

 

Öfke istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere karşı verilen tepki olarak kısaca ifade edilebilir. Ancak sadece ortaya çıkma mekanizması öfkeyi tam olarak ifade etmemektedir. Nitekim istenmeyen sonuçlara öfke ile tepki vermek şart değildir. Öfkeyi diğer duygusal göstergelerden ayıran faktörler fizyolojik olarak ölçülebilir. Bu yönüyle öfke hipotetik bir psikoloji tanımından öte gerçek bir tepki zincirine yol açan zihinsel mekanizmalardan biridir. Evrenseldir, ancak ifadesi evrensel değildir. Çeşitli şekillerde ifade edilmesi öfkeyi tanımlamayı zorlaştıran faktörlerdendir.

Öfke çeşitli açılardan kategorize edilebilir. Örneğin suç oluşturacak sonuçlara yol açıp açması yönünden araştırılabilirken, halihazırda öfke yüzünden suçlu olan kişilerde öfke konusundaki çalışmaların etkinliği üzerinde de araştırma yapılabilir.

Diğer bir açıdan klinik bir sorun oluşturmayan ve kişinin suç olarak tanımlanan davranışları yapmasına neden olmayan ancak kişilerin ilişkilerini ve hayatını olumsuz yönde etkileyen öfke de öfke kontrolü açısından araştırılabilir.

Giriş

Biagio (1989) öfkeyi, gerçek veya varsanılan bir engellenme, tehdit veya haksızlık karşısında oluşan bilişlerle ilgili ve kişiyi rahatsız edici uyarıcıları ortadan kaldırmaya yönelten, güçlü bir duygu olarak tanımlamakta; Töretsda (1990) öfkenin planlanarak ortaya çıkan bir durum olmadığını, çoğunlukla engellenme, haksızlığa uğrama, eleştirilme, küçümsenme gibi durumlarda oluşan bir duygu olduğunu söylemekte; Spielberg ve arkadaşları (1991) öfkeyi basit bir sinirlilik veya kızgınlık halinden, yoğun hiddet durumuna kadar değişen dereceli bir duygusal durum olarak tanımlamakta; Kassinove ve Sukhodolsky (1995) öfkeyi, belirli bilişsel, algısal çarpıtmalarla bağlantılı fenomenolojik, içsel bir duygu durumu olarak tanımlamakta; Novaco (1999), öfkeyi bilişsel-davranışsal model çerçevesinde, bilişsel olarak öfke diye etiketlenen ve düşmanlık (antagonist) içerikli bilişlerin eşlik ettiği, yoğun bir fizyolojik uyarılma durumu olarak tanımlamakta (Akt.: Balkaya, Hisli Şahin, 2003); Budak (2003) öfkeyi, engellenme, saldırıya uğrama, tehdit edilme, yoksun bırakılma, kısıtlanma gibi durumlarda hissedilen ve genellikle neden olan şeye veya kişiye yönelik şu veya bu şekilde saldırgan davranışlarla sonuçlanabilen oldukça yoğun, negatif bir duygu olarak tanımlamakta (Budak, 2003); Soykan (2003) öfkeyi, doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepki olarak tanımlamaktadır (Soykan, 2003).

Tüm bu tanımlar eşliğinde ulaşılacak sonucun tanımın formülizasyonunda öfkenin çıkış sebeplerinin ve öfkenin etki ettiği mekanizmanın ve öfkelenme durumunun sonuçlarının yer alacağını söyleyebiliriz.

Öfke bir çok şekilde tanımlansa da felsefi açıdan düşünüldüğünde insanın öfkeyi tanımlaması oldukça öznel olacaktır. Çünkü insanın kendini kendisinden soyutlayarak incelemesi mümkün değildir. Nitekim tanımların bu denli çeşitli oluşunda kişilerin dünyayı algılayışlarındaki temel farklılıklar yatar. Ancak öfkenin var oluşu evrenseldir ve bazı kesin fizyolojik belirtilerle kendini gösterebilir.

Öfke Duygusu ile Ortaya Çıkan Fizyolojik Belirtiler

Öfke duygusu, beraberinde ortaya çıkan fizyolojik belirtiler ile anlaşılabilmektedir.

Çoğu zaman öfke duygusuna eşlik eden fizyolojik belirtiler aşağıdaki gibidir.(Balkaya ve Hisli Şahin, 2003):

  • Kas geriliminin artması
  • Kaşların çatılması
  • Dişlerin gıcırdatılması
  • Ters ters bakma
  • Yumrukları sıkma
  • Yüzün kızarması
  • Titreme
  • Uyuşma
  • Tıkanma
  • Vücudun çeşitli bölgelerinde seğirmelerin olması
  • Terleme
  • Kontrol kaybı
  • Sıcaklık hissi
  • Burundan soluma
  • Dudakları ısırma
  • Beynin zonklaması
  • Baş ağrısı
  • Hareketlerin Hızlanması

Bu fizyolojik etkiler kısa vadede kişiyi savaş veya kaç tepkisindeki savaşma kısmına hazırlayacak olsa da bu tepkiler savaşmakla ilgisiz olan durumlarda da ortaya çıkabilmektedir. Bu şekilde kişi için zararlı olabilecek sonuçlara neden olur. Bazen stresli olaylarda verilen tepkiler içerisinde de bu tepkiler yer alır. Diğer bir bakış açısıyla kişi stresli olduğunda aslında kendini bir dövüşe hazırlamaktadır. Ancak modern dünyada dövüşü gerektirmeyecek durumlarda da buna benzer tepkiler verilir. Bu da hala bu yöndeki ilkel dürtülerimizi kaybetmediğimizin bir göstergesi olabilir.  Evrimsel psikolojinin bakış açısıyla geçmişte hayatta kalmamızı sağlayan öfke duygusu bugün için zararlı olabiliyor.

“Öfkenin varlığı bir problem değildir.”şeklinde bazen ifade edilse de bu durum öfkenin şiddeti ve öfke hissedilen zamanla da ilgisi vardır. Herhangi bir olumsuz davranışa neden olmayan ve içe yönelen öfkenin de kişinin psikolojisi açısında uygun olmayan bir durum oluşturabilir. Bunun ötesinde kişide tıbbi sorunlara neden olabilir.

Bunun yanında öfke kişi için olumlu sonuçlanabilecek bir sonuca gidebilen bir motivasyon kaynağı da olabilir

Örneğin öfke, düşmanlık ve agresyon dolaşım sistemi sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Çoğunlukla öfkenin sonucunda kişide var olacak olan saldırganlık diğer problemlerin de kaynağı olabilir.

Örneğin öfke duygusu sonucunda kişinin başka birisiyle kavga etmiş olması kişide psikolojik travmalara sebep olabilir.

Öfkenin İfade Edilme Şekilleri:

1.Öfkenin İçe Yönelmesi

Bazı insanlar öfkelerini ifade etmekte çok zorlanırlar, sahip oldukları içsel kural ve engeller nedeniyle öfkeyi ifade etmeye engel koyarlar.Açığa vurulmayan öfke bireyde fizyolojik etkilere yol açarak fiziksel sağlık problemlerine neden olur. Bu bireylerin önce öfkelerini tanımaları önemlidir. Öfke tepkileri genellikle, surat asma, küsme şeklinde olur. Düşüncelerinin okunmasını ümit ederler. Öfke acı çekme ya da gücenme biçimine dönüşür.

Yine öfkenin içe yönelmesi bazı psikiyatrik rahatsızlıklarla da ilişkilendirilir.

2.Öfkenin Dışa Yönelmesi

Öfkenin sıkça sözel olarak ifade edilmesi ve kontrolsüz bir biçimde dışarıya salıverilmesidir. Öfkeleri dışa dönük bireyler çoğu zaman zorbaca davranışlar sergileyerek başkalarına zarar verici ve onları küçük düşürücü tarzda davranırlar.

3.Öfkenin Kontrol Edilmesi

Öfkenin önce fark edilmesi daha sonra da bunu etkili bir biçimde ifade etme yollarını kullanmak şeklinde ifade edilebilir. Bu durumda bireyin öfkenin ne olduğunu anlaması ve onu nasıl yöneteceğini bilmesi gerekir.2

Öfkenin yönlendirilmesi yaşa göre de değişkenlik gösterebilir. Kişinin davranışlarını yönetme yeteneği kişinin nörolojik gelişmesiyle doğrudan ilgilidir. Gelişimini tamamladığında kişinin kendi davranışlarını yönetme yeteneği olduğu varsayılır. Kişi eğer yasalara uygun hareket etmiyorsa bu gelişim sonrasında kişinin cezai sorumluluğunun tam olduğu kabul edilir ve kişi yasalara göre cezalandırılır.

Öfkenin Diğer Psikiyatrik Sorunlarla İlişkisi

Bilindiği gibi insan beyni bütünseldir, her ne kadar bazı beyindeki fonksiyonlar bazı bölgelerde spesifikleşmiş olsa da insan tek ve bütün olan bir davranışta bulunur. Bu da görünümü farklı olan depresyon ve öfke gibi bir çok bağımsız görülen psikiyatrik problemin aralarında benzerliklerin görülmesine neden olmuştur. Örneğin antidepresan öfke problemi için de depresyon için de yararlı kabul edilen bir ilaçtır.

Ek olarak problem çözme becerisi arttıkça öfke ve saldırganlığın azalması beklenir.  Bunun en önemli nedenlerinden biri kişinin öfkelenme sebeplerinden olan engellenmeyi ortadan kaldırması olabilir. Çünkü eğer kişi gelişmiş problem çözme becerisine sahipse daha az engellenme yaşayacaktır.

Çocuk, Genç/Ergen ve Suç Kavramları

Ergen, zihinsel, fiziksel ve ruhsal yönden tam bir olgunluğa erişmemiş, toplumsal rol ve görevlerini öğrenmekte olan, toplumsal kurallar ve doğal dürtüleri arasında denge kurmaya çalışan birey olarak tanımlanmaktadır (Hancı ve ark. 2003).

Ergenlik dönemindeki suçluluğu yetişkin dönemdeki suçluluktan ayıran en önemli özellik, ergenlik döneminin hızlı bedensel ve psikolojik gelişmelerin görüldüğü, dürtü kontrolünün yeterince olmadığı problemli bir dönem olmasıdır (Hancı ve ark.,2003).

Kişi olayın sonuçlarını kavrayabilse de olayın sonuçlarına göre davranışlarına yönlendirme konusunda başarısız olmaktadır. Bunun fiziksel gelişimle, psikolojik ve nörolojik gelişimle alakalı olması da kişiyi suça sürükleniyor cümlesindeki özne yapmaktadır. Bu açıklamaların nedeni öfke kontrolü konusunda çalışma yaparken ergenlerin biyo-psikolojik gelişimsel pozisyonunu göz önünde bulundurulmasını sağlayan bir çerçeve çizebilmektir.

ÖFKE KONTROLÜ KAVRAMI

Bu bölüm Öfke Kontrolü Eğitim Programının hazırlanmasına temel oluşturan

ilkelerin ve eğitim gruplarının oluşturulma ve sürdürülmesinde göz önünde bulundurulan kuralların belirtilmesi, uygulanan eğitim programında kullanılan gevşeme egzersizleri gibi yardımcı tekniklerin teorik olarak açıklanması amacı ile hazırlanmıştır.

Öfke Kontrolü Ne Demektir ve Öfke Nasıl Kontrol Edilir?

Öfke duygusunun sağlıklı olarak yaşanıp, yönetilebilmesi yani kontrol edilebilmesi için öncelikle kabul edilmesi, nedenlerinin ve biçiminin anlaşılması ve doğru biçimde ifade edilme yollarının öğrenilerek içsellestirilmesi gereklidir.

Bu alandaki pek çok çalışma olumlu pekiştirme, ödüllendirme, söndürme gibi davranışsal tekniklerle yapılmış; duyguların düzenlenmesi ve kendilik kontrolü çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Beceri eksikliğinin olduğu düşünülen durumlarda ise edimsel yaklaşımlar gibi alternatif teknikler kullanılmıştır. (Dwivedi ve Gupta, 2000).

Sözü edilen alternatif tekniklerden biri, aile eğitimidir. Aile eğitimi, ailelere gerekli yöntemler kullanarak evde çocukların davranışlarını değiştirebilmelerinin öğretilmesini içermektedir. Bu yöntem daha çok profilaktik açıdan önem taşır. Ya da küçük yaşlarda kişinin ailesinin bu konuda herhangi bir değişiklik çabasını arzu etmesi gerekmektedir. Öfkeli kişinin kendisinden çok başkalarını içerdiği için doğrudan bu aile eğitimini sağlamak oldukça zor olabilir.

Sözü edilen alternatif tekniklerden bir diğeri ise, problem çözme becerisi eğitimidir.

Problem çözme becerisi eğitimi, sosyal koşullarda, çocukların bilişsel yetersizliklerini tanımlayarak, onlara sosyal durumlarda kullanılacak yeni yollar öğretebilmek için bilgi, pratik sağlamak amacıyla uygulanan alternatif yöntemdir (Mash ve Wolf, 2005).

İdeal olarak baş etme becerileri kazandırmaya yönelik olarak hazırlanan eğitim programları, “yeterli ebeveyn” ve “yeterli eğitim” in bütünü olmalıdır (Dwivedi ve Gupta, 2000).

 

Bilişsel Model Temel İlkeleri ile Öfke Kontrolü

Beck’e göre, duygusal tepkiler karşılaşılan olayları algılama, tanıma ve yorumlama biçimine göre değişmektedir. İnsanda dört temel duygu vardır: Üzüntü, sevinç, bunaltı ve öfke. Öfke, kişiyi var olan tehlikeyi algılamaya ve tehlikenin ortadan kaldırılmasına yönelik kişiyi harekete geçirmeye yardımcı olan duygusal tepkidir.(Öztürk, 1997).

Bilişsel modele göre insanın duygularını ve bununla ilişkili fizyolojik ve davranışsal tepkilerini etkileyen herhangi bir durumun kendi değil, kişinin o duruma ilişkin yaptığı yorumlardır. (Beck, 2001).

Öfke duygusuna neden olan durumla ilgili olarak kişinin yaptığı yorumlar öfke duygusunun nasıl yaşanacağını ve şiddetini belirlemektedir.

Öfke Kontrolü Eğitim Programı hazırlanırken ve uygulanırken bilişsel modelin aşağıdaki temel ilkeleri dikkate alınmıştır (Beck, 2001):

Terapötik ilişki

İşbirliği

Aktif katılım

Eğitime dayalı bir süreç

Sınırlı-süreli program

Yapılandırılmış program

Bilişsel modelin temel ilkeleri doğrultusunda yapılandırılan bir eğitim programının ilk seansı için önerilen format aşağıdaki gibidir (Beck, 2001):

Gündemin belirlenmesi

Ruh durumunun kontrol edilmesi

Üyelerin o gün grupta konuşmak istediklerinin kısaca üzerinden geçilmesi

Gündemde yer alanların konuşulması

Ev ödevlerinin belirlenmesi: Ev ödevleri üyeleri konuşulanları uygulamaya geçirme yönünde cesaretlendirmektedir. Uygun olarak tasarlanan ev ödevleri sürecin ilerlemesini hızlandırmaktadır ve üyelerin program bittikten sonraki süreçte ihtiyaç duyacağı tekniklerle alıştırma yapması sağlanmış olmaktadır. Ev ödevleri seansın 10-15 dakikasını alabileceği gibi seansın tamamı da ev ödevlerinin gözden geçirilmesine harcanabilir. (Beck, 2001).

Özetleme.

Geribildirim isteme.

Geribildirim alma: Geribildirim almak danışan ve danışman arasındaki terapötik ilişkiyi güçlendirir. Geri bildirim aynı zamanda danışana kendini ifade etme olanağı verirken danışmana da ortaya çıkmış olabilecek her hangi bir yanlış anlaşılmayı düzeltme fırsatı sağlar.

İkinci ve daha sonraki oturumların tipik gündemi için önerilen format aşağıdaki gibidir (Beck, 2001):

Kısa özetleme ve ruhsal durum değerlendirmesi

Bir önceki oturum ile bağlantı kurulması

Gündemin belirtilmesi

Ev ödevlerinin gözden geçirilmesi

Gündemdeki maddelerin tartışılması ve yeni ev ödevlerinin belirlenmesi,

periyodik özetlemeler

Son özetleme ve geri bildirim alınması

Eğitim Grubunun Yaratılması ve Sürdürülmesi

Eğitim grubunun yaratılmasından ve grup üyelerinin bir araya getirilmesinden lider sorumludur. Liderin üç temel görevi vardır (Yalom, 1992):

1- Grubun yaratılması ve sürdürülmesi

2- Kültür yapılanması

3- Şimdi ve buradanın harekete geçirilmesi

Grup, lider ve üyeler arasında devamlı ve olumlu bir ilişkinin varlığını gerektirir. Liderin üyelere yönelik temel tutumu ilgi, kabullenme, içtenlik ve empati unsurlarından oluşmalıdır (Yalom, 1992).

Fiziksel Ortam

Grup toplantıları, gizliliğin bozulmasını ve dikkatin dağılmasını engelleyecek bir ortamda yapılmalıdır. Genel olarak liderler, sözel olmayan ve bedensel tepkileri daha kolayca görebilmek amacı ile her üyenin bedenini görebilmeyi tercih etmektedirler(Yalom, 1992).

Grup toplantılarına katılacak bir ya da iki gözlemci var ise gözlemcilerin aynalı oda yerine grup odasının bir kösesinde bulunmaları daha uygun olmaktadır. Grup toplantıları kaydediliyor ise önceden grup üyelerinin izninin alınması gerekmektedir.

Grup üyesi olmayan katılımcıların sessiz kalması gerekmektedir (Yalom, 1992).

Açık veya Kapalı Gruplar

Bir grup başlangıçta açık veya kapalı olarak planlanır. Kapalı bir grup bir kez başladığında kapılarını kapatır ve yeni üyeler kabul etmez. Açık grup ise ayrılan üyelerin yerini yenileriyle doldurarak sabit bir genişliği sürdürür (Yalom, 1992).

Toplantıların Süresi ve Sıklığı

Çoğu lider ısınma süresi ve toplantının ana temalarının ortaya dökülmesi için en az 60 dakikaya ihtiyaç duymaktadır. Liderlerin çoğunun 80-90 dakika aralığında en işlevsel olduğu söylenmektedir (Yalom, 1992).

Toplantıların sıklığı haftada birden beşe kadar değişebilmektedir. Ancak, en işlevseli haftada bir veya iki toplantıdır (Yalom, 1992).

Grubun Genişliği

Etkileşim gruplarının ideal genişliği yaklaşık yedi veya sekiz kişi olup, bu sınır beş ile on üye arasında değişebilir. Bir grup üç ya da dört kişiye düştüğünde üye etkileşimi azalır ve grup bireysel terapiye dönüşür. Grubun genişliği arttıkça yıkıcı biçimde alt gruplaşmanın açığa çıktığı görülebilir (Yalom, 1992).

 

Üyeleri Grup İçin Hazırlama

Bazı liderler grup öncesi uyumlu ilişki kurmak amacı ile birkaç kez üyeleri bireysel olarak görmeyi tercih ederler. Grup öncesi bireysel görüşmelerin amacı grup sürecinin etkililiğine yönelik bir birlik kurmaktır. Bir diğer amacı ise üyeleri grup süreci için hazırlama işidir. Hazırlama işleminin hedefleri, yanlış kavramalara, gerçek dışı korkulara ve beklentilere açıklık getirmek, grup süreci sorunlarını önceden belirlemek ve azaltmak, üyelere gruba etkin bir biçimde katılmalarını sağlayacak bilişsel yapıyı kazandırmaktır (Yalom, 1992).

 Sık Görülen Grup Sorunları

Hedef uyuşmazlığı: Grup üyelerinin, grup hedefine uymaması (Yalom, 1992).

Hasta değişimi: Özellikle grup sürecinin başlangıç aşamasında üyelerin gruba düzensiz devam etmeleri ve grup sürecini erken sonlandırmaları , cesareti kırılmış ve bölünmüş bir grup yaratır. Sözü edilen durum grup sürecinin etkililiğinin en büyük engelidir (Yalom, 1992).

Ödüllendirme: Grup terapisi, bireysel terapiden farklı olarak kişinin hemen ödüllendirildiği bir terapi şekli değildir. Bu nedenle hastaların motivasyonları düşebilir (Yalom, 1992).

Alt gruplaşma: Etkili bir grup işleyişini engelleyen bir direnç seklidir. Grup üyelerinin sayısı arttıkça, alt gruplaşmanın oluşma riski artar (Yalom, 1992).

İlk Grup Oturumu Formatı

Lider, grup sürecinin ilk toplantısına genelde amaç ve yöntem hakkında kısa bir giriş konuşmasıyla başlar. Başlangıçta, lider grup üyelerinin kendilerini tanıtmalarını önerip sessiz kalmayı tercih edebilir. Grup üyelerinin, kaygılarının azalması için lider tarafından güncel bir konu üzerinde konuşulması önerilebilir (Yalom, 1992).

 Üyelik Sorunları

Üye değişimleri : Grup üyeleri genelde 12 veya 20 grup oturumu sonunda grubu terk

ederler (Yalom, 1992). Bu nedenle oturum sayısının az olması, eğitim programlarında grup üyeleri açısından eğitimin daha verimli olmasını sağlayabilir.

Devam ve dakiklik : Oturumlara üyelerin geç gelmeleri ve düzensiz devam etmeleri, üyelerin genelde gruba karşı direnci göstermektedir ve araştırılması gereken bir konudur (Yalom, 1992).

Yeni üyelerin eklenmesi : Grubun üye sayısı istenmeyen düzeye, genellikle beş ya da daha az sayıya düştüğünde lider gruba yeni üyeler eklemek durumundadır.

Genelde gruba yeni üye kabul etme durumu grup sürecinin başlangıcında olabilmektedir (Yalom, 1992).

Grubu terk etmek : Yeni bir grup lideri için en tehdit edici konu grup üyelerinin grubu terk etmeleridir. Terk etme oranını azaltmanın önemli bir yolu grup süreci başlamadan önce, başlıca grup ilgilerini ve sorunlarını tahmin ederek, sözü edilen ilgi ve sorunlar üzerinde öncelikli olarak durmaktır (Yalom, 1992).

Eğitim Grubu ve Terapi Grubu

Terapi grubu ve tedavi edici grup arasında yapılacak bir ayrım vardır. Bir eğitim grubu terapi grubu olmasa da tedaviye yönelik fırsat verdiği için tedavi edicidir.

Grubun temel sözleşmesi, grubun var olma nedeninin terapi değil, eğitim olduğudur.(Yalom, 1992).

Eğitim Grubu Lideri

Eğitim grubu lideri, aynı zamanda yönetici ya da değerlendiren kişidir ve en iyi teknikleri kullansa bile, büyük bir zorlanma altında çalışır; çünkü, grup üyeleri büyük bir olasılıkla lidere karşı temkinlidir. Eğer grup kurum dışından veya değerlendirmede rol oynamayacak bir lider tarafından yönetilirse, grup süreci kişisel

gelişim ve eğitim için çok daha etkili bir araç halini alacaktır (Yalom, 1992).

 

 

 

ÖFKE KONTROLÜ İLE İLGİLİ ARAŞTIRMALAR

Bu bölüm öfke kontrolü ile ilgili olarak farklı nitelikteki örneklemlerde yapılan araştırmalarla ilgili bilgi sağlamak amacı ile hazırlanmış ve sözü edilen amaç doğrultusunda yazın taraması yapılmıştır. Uluslararası alanda ceza infaz kurumlarında uygulanmış birkaç öfke kontrolü programıyla ilgili araştırmaya ulaşılmış, ancak Türkiye’de yapılmış bir çalışma bulunamamıştır. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürlüğünün yetişkin tutuklu/hükümlü için uygulamaya başladığı Öfke Kontrolü Programı uygulama kitabına ulaşılmış, ancak bu programın etkililiğine yönelik bir araştırma bulunamamıştır.

Suça Yönelmiş Bir Grup Ergen Örnekleminde Yapılan Öfke Kontrolü

Araştırmalarına Genel Bakış

Hains (1989)’ın saldırgan suçlu gençlerle (15-17 yas aralığında 4 ergen) yapmış olduğu öfke kontrolü çalışmasında; sosyal problem çözme becerileri, ceza infaz kurumundaki saldırgan ve suçlu ergenlere öfke kontrol araştırma paketinin bir parçası olarak öğretilmiştir (Hains, 1989).

Araştırmanın sonucunda, katılımcıların tümü problem çözme eğitiminde gelişme göstermişlerdir . Takip verileri, tedavi kazançlarının kalıcı olduğunu göstermiştir (Hains, 1989).

Guerra ve Slaby (1990)’nin öfke saldırganlığı suçu nedeni ile hapsedilmiş 15-18 yas aralığındaki 120 erkek ve bayan ergeni katılımı ile gerçekleştirilmiş, saldırganlığın bilişsel aracıları konulu çalışmalarında; ergenlere sosyal bilişsel bir gelişim modeline dayanan, 12 seanstan oluşan bir program uygulanmıştır. (Guerra ve Slaby, 1990).

Örneklem üç gruptan oluşmuştur; bilişsel eğitim programı, dikkat kontrol grubu, hiç tedavi almayan grup. Araştırma sonucunda, tedavi grubu sosyal problemleri çözmede beceri artışı göstermiş, saldırganlığı destekleyen inançların onayında azalma göstermiş, saldırgan tepkisel ve esnek olmayan davranışlarda azalma göstermiştir. Test sonrası saldırganlık bilişsel faktörlerdeki değişiklikle ilişkili bulunmuştur (Guerra ve Slaby, 1990).

Hird ve arkadaşlarının (1997) başvuru kaynağı, danışanın yaşı ve dışsal motivasyon özelliklerine referansla birlikte toplum temelli bir öfke kontrol grup tedavi programına devam etme konulu çalışmalarında; Novaco’nun öfke kontrol problemi tedavisinden (1975) yararlanılmıştır (Hird ve ark., 1997).

Bu çalışma bir adli psikoloji servisinin 3 yıl boyunca sürdürülen öfke kontrolü gruplarına devamlılık konusunu incelemiştir. Sonuç olarak; devamlılık oranları oldukça düşük bulunmuş ve sadece örneklemin %18’i tedaviyi tamamlamıştır. Devamlılığa eğilimin önceden tahmin edilebilmesinin bir yolu olup olmadığını görmek için başvuru detayları incelenmiştir. Aynı zamanda ileri yaştakiler devam etmeye daha eğilimli bulunmuş, bununla birlikte başvuru kaynağı ve dışsal motivasyon artırıcı özelliklerin bulunması devam etmeyle ilişkili bulunmamıştır (Hird ve ark., 1997).

Hilton ve Frankel (2003)’in adli vakalarda yapılan öfke yönetimi programlarının terapötik değeri konulu çalışmasında; adli psikiyatri servisinde bulunan mental sağlık problemi olan 64 yetişkin kadın ve erkek hastanın katılımıyla gerçekleşmiş çalışmasında; öfke ve öfke kontrol davranışları adli ve psikiyatrik çevreler için yaygın bir problem olarak gösterilmiştir. Problemin yalnızca öfkeyi doğrudan tecrübe eden kişileri değil aynı zamanda bu kişilerle ilişki kuran diğer bireyleri de etkilediği belirtilmiştir. Bu çalışma için yapılandırılmış, bilişsel terapi temelli terapötik bir program geliştirilmiştir. Bu program güvenli bir psikiyatrik çevrede oldukça spesifik olarak dizayn edilmiş ve doğrudan hastaların ihtiyaçlarına yönelmiştir. Ancak, bu pilot program beklenen başarıyı göstermemiştir.(Hilton ve Frankel, 2003).

Ireland (2004)’ın 18-20 yaş aralığındaki erkek mahkumların katılımıyla gerçekleştirdiği öfke yönetimi terapisi konulu çalışmasında; kısa grup temelli öfke yönetimi çalışmasının etkililiği değerlendirilmiştir. Çalışmaya 87 mahkum katılmıştır. Bu kişilerin 50’si deney grubunu, 37’si kontrol grubunu oluşturmuştur.

12 seanslık uygulamadan iki hafta önce ve 8 hafta sonra ölçüm alınmıştır. Deney grubu seansların tamamlanmasının ardından alınan ölçümlerde kontrol grubuna kıyasla önemli derecede daha düşük öfke düzeyi göstermiştir. Kontrol grubunda ise ölçümler sonucunda bir değişiklik olmamıştır. (Ireland, 2004).

Howells ve arkadaşlarının (2005)’nın cezaevinde bulunan ortalama 28 yaşında olan mahkumlara yönelik kısa öfke yönetimi programı konulu çalışmalarında; öfke kontrolü eğitimi alan saldırganlar kontrol grubuyla karşılaştırılmış. Genel olarak tedavi öncesi ve sonrası ölçümlerde deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunamamıştır (Howells ve ark.,2005).

Uluslararası alanda, ceza infaz kurumlarında ve adli psikiyatri servisinde yapılan öfke kontrol programlarının genel olarak etkili olduğu bulunmuştur.

Türkiye’de ise Bogenç’in (1998) grupla psikolojik danışmanın suça yönelmiş gençlerin kendine saygı düzeylerine etkisini incelemek amacı ile yapmış olduğu çalışması Ankara’da ve ıslahevinde 24 hükümlü gencin katılımı ile gerçekleştirilmiş olması nedeni ile alandaki sınırlı çalışmalardan biridir.

Bu çalışmanın sonucunda, etkileşim grubu yaşantısının suça yönelmiş gençlerin kendine saygı düzeylerini olumlu yönde etkilediği bulunmuştur.

Bogenç (1998)’in çalısmasının yanı sıra, Basut(2004)’un ıslahevi ve tutukevinde kalan ergenlerle yapmış olduğu, ergenlerin başa çıkma örüntüleri ve bu örüntülere etki eden değişkenlerin belirlenmesinin amaçlandığı çalışmasında bu tür programların suça yönelen ergenlere etkili stresle başa çıkma örüntülerinin kazandırılmasında etkili olacağı, gerek kurum içinde gerekse kurumdan çıktıktan sonra sağlıklı bir yaşam sürdürmelerine katkı sağlayacağı; ayrıca söz konusu eğitimlerin tekrar suç isleme eğilimini büyük oranda engelleyeceği bulunmuştur. (Basut, 2004).

Hasta Örnekleminde Yapılan Öfke Kontrolü Araştırmalarına Genel Bakış

Öfke tedavisine yönelik ilk yöntemlerden biri Novaco (1977) tarafından uygulanmıştır. “Stres aşılaması” adı verilen bu yöntem, bir grup depresyon vakasında araştırılmıştır.

“Stres aşılaması” tedavi programı 3 aşamadan oluşmaktadır:

1-Bilişsel Hazırlık

2-Beceri Kazanımı ve Tekrarı

3-Uygulama Alıştırması

Novaco tarafından ayaklı hastalarda uygulanan programdan ve daha sonraki yıllarda uygulanan 11 oturumluk uygulamalardan anlamlı sonuçlar elde edilmiştir.

Sözü edilen çalışmalar sonucunda ayrıca depresyon ve öfke düzeyi ilişkili bulunmuştur. (Akt.: Solso ve Johnson,2005).

Deffenbacher ve arkadaşlarının (1987) öfke tedavisine yönelik bilişsel gevşeme ve sosyal beceri çalısmasında; genel öfkeyi azaltmak için sosyal beceriler ve bilişsel-gevşeme çalışması tedavisi almayan grup ve tedavi alan grup, tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 5 haftalık takip sonrası ölçümlerle karşılaştırılmıştır.(Deffenbacher ve ark., 1987).

Araştırmanın sonucunda, takip ve tedavi gruplarında, deney grubunda kontrol grubuna göre, önemli ölçüde daha düşük öfke düzeyi belirlenmiştir; genel öfkeyi bastırmaya ya da dısa vurmaya daha az eğilim görülmüş; düşük öfke düzeyi ve provoke edici durumlarda daha fazla yapıcı başa çıkma becerileri sergilendiği görülmüştür. Bilişsel-gevşeme grupları kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha az kişisel-durumsal öfke rapor etmişlerdir. Sosyal becerilerde ise gruplar arasında önemli bir fark belirlenmemiştir. Bilişsel-gevşeme yöntemi, sosyal becerilere göre daha yararlı bulunmuştur (Deffenbacher ve ark., 1987).

McWhirter ve Page (1999)’in yüksek risk grubundaki ergenler üzerinde

yaptıkları “öfke yönetimi ve amaç oluşturma grup terapilerinin durumsal öfke ve özetkinlik inançları üzerine etkileri” başlıklı çalışmalarında; kişisel ve durumsal öfke, öfke ifadesi, ve alternatif yüksek okula kaydını yaptıran yüksek riskli ergenlerin özyeterlik inançlarına yönelik iki psiko-eğitim yönteminin (öfke yönetimi ve hedef yapılandırma) etkileri araştırılmıstır.

Bu çalışmaya 57 ergen katılmıştır. Ancak araştırmanın bulguları bekleneni vermemiştir (McWhirter ve Page, 1999).

Yukarıda sözü edilen çalışmalardan anlaşılacağı gibi hasta örnekleminde de öfke kontrolü programının genelde etkili olduğu görülmüştür. Türkiye’de yapılan öfke kontrolü çalışmalarının genelde öfke duygusu ile ilişkili hastalıklar ve problemlerle ilişkili olduğu bulunmuş; uygulamaya yönelik araştırma az sayıda bulunmuştur.

Bu alanda, Coşkun ve Çakmak (2005)’ın alkol ve madde bağımlılarının (12 katılımcı) grup psikoterapisinde psikodramanın kullanılması konulu çalışmalarında; alkol ve madde bağımlılarının kendilik şemalarını algılamalarında pozitif yönde ve öfke derecelerinde ve öfkenin ifade ediliş biçiminde olumlu yönde değişim olduğu bulunmuştur (Coşkun ve Çakmak, 2005).

Türkçapar ve arkadaşlarının (2004) Antisosyal kisilik bozukluğu olan hastalarda öfke ve depresyonun iliskisi konulu, 72 antisosyal kisilik bozukluğu olan (20’si DSM-IV depresif bozukluk tanısına uyan) hastanın katılımıyla gerçekleştirilmiş çalışmalarında, öfke kontrol etme düzeyi depresyonu olan antisosyal kişilik bozukluğu hastalarda depresyonu olmayan antisosyal kişilik bozukluğu hastalara göre daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca, sürekli öfke, içe dönük öfke ve dışa dönük öfke ile depresyon anlamlı düzeyde pozitif ilişkili bulunmuştur (Türkçapar ve ark., 2004).

Öğrenci Örnekleminde Yapılan Öfke Kontrolü Araştırmalarına Genel Bakış

Bu bölümde Türkiye’de öğrenci örnekleminde yapılan öfke kontrolü programları ile ilgili yapılmış araştırmalar ve sonuçları ile ilgili bilgiler verilmiştir.

Bilge (1996)’ nin 78 üniversite öğrencisinin katılımıyla gerçeklestirmiş olduğu danışandan hız alan ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlarla yapılan grupla psikolojik danışmanın kızgınlık düzeyleri üzerindeki etkileri konulu çalışmasında;danışandan hız alan ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlarla yapılan grup danışmaları sonunda deney grubunun sürekli kızgınlığında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azalma olduğu ve danışmaların olumlu etkisinin izleme döneminde de korunduğu bulunmuştur (Bilge, 1996).

İzleme döneminde deney grubunda kızgınlığın kontrolü üzerinde danışmanın etkilerinin kontrol grubuna göre anlamlı bir düzeyde arttığı saptanmıştır. Grupların içe ve dışa yönelik kızgınlıklarının karşılaştırılmasında ise anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Bilişsel-davranışçı yaklaşıma dayalı grubun son test ve izleme testi sonuçlarıyla ilgili karsılaştırmalarda sürekli kızgınlık düzeyinde; içe yönelik kızgınlık açısından izleme döneminde, dışa-yönelik kızgınlık açısından ise son testte anlamlı düzeyde azalma olduğu saptanmıştır. Kızgınlığı kontrol açısından ise anlamlı bir farklılık olmadığı bulunmuştur (Bilge, 1996).

Özmen (2004)’in üniversite 2. sınıf 60 ö-rencinin katılımı ile gerçeklestirdiği üniversite öğrencilerinin öfke duygusuyla etkili bir biçimde başa çıkma becerileri üzerinde, seçim kuramı gerçeklik terapisine dayalı öfkeyle baş etme eğitim programı ile etkileşim grubu yaşantısının etkilerinin karşılaştırılması ve bu uygulamaların kısa süreli kalıcı etkilerinin araştırılmasını amaçlayan çalışmasında; araştırmacı tarafından seçim kuramı ve gerçeklik terapisine dayalı olarak geliştirilmiş öfkeyle başa çıkma eğitim programının öğrencilerin sürekli öfke düzeylerini ve içe yönelik öfke düzeylerini anlamlı düzeyde azalttığı, öfke kontrol düzeylerini anlamlı düzeyde yükselttiği, dışa yönelik öfke üzerinde ise anlamlı etkisinin olmadığı bulunmuştur.

Etkileşim grubu uygulamaların yapıldığı ikinci grup uygulamalarının sonucunda ise;öğrencilerin sürekli öfke düzeylerinin anlamlı düzeyde azalmasına ve öfke kontrol düzeylerinin anlamlı düzeyde yükselmesine yol açtığı; öğrencilerin içe yönelik öfke düzeyleri ve dışa yönelik öfke düzeyleri üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı bulunmuştur(Özmen,2004).

Yılmaz (2004)’ın öfke ile başa çıkma eğitiminin ve grupla psikolojik danışmanın ergenlerin öfke ile başa çıkabilmeleri üzerindeki etkileri konulu çalışmasında; ergenlerin öfke ile başa çıkma becerileri üzerinde, öfke ile başa çıkma eğitiminin ve grupla psikolojik danışmanın, hiçbir müdahale yapılmayan grupla karşılaştırıldıklarında etkili oldukları görülmüştür.

Bu çalısma için lise 9. ve 10. sınıf öğrencilerinden 14 kişilik 2 deney ve 1 kontrol grubu oluşturulmuştur. Sürekli öfke düzeyinin düşmesinde, öfke ile başa çıkma eğitiminin ve grupla psikolojik danışmanın kısa süreli etkileri birbirinden anlamlı olarak farklı bulunmamıştır.

Uygulanan grup deneyimlerinin sürekli öfkenin azalması üzerindeki kalıcı etkileri bakımından, öfke ile başa çıkma eğitiminin önemli ölçüde etkili olduğu anlaşılırken, grupla psikolojik danışma kalıcı etki göstermemiştir. İçe yönelik öfke puanları üzerinde öfke ile başa çıkma eğitimi ve grupla psikolojik danışmanın kısa süreli ve kalıcı anlamlı etkileri görülmemiştir. Dışa yönelik öfke üzerinde grupla psikolojik danışmanın kısa süreli etkisi daha fazla bulunurken , iki tür uygulamanın kalıcı etkileri birbirinden anlamlı ölçüde farklı olmamıştır. Öfke denetimi puanları iki tür uygulamada da benzer biçimde kısa süreli yükselirken, öfke ile başa çıkma eğitiminin öfke denetimi düzeyinin artısı üzerinde kalıcı etkiye sahip olduğu, grupla psikolojik danışmanın ise, bu etkiyi göstermediği anlaşılmıştır (Yılmaz, 2004).

Türkiye’de yapılan araştırmaların dışında Dwivedi ve Gupta (2000)’nın 9 yaş okul öğrencilerinin katılımı ile gerçekleştirdikleri “ serinliğini koru (keeping cool)” isimli öfke yönetimi grup çalısmasında; kendilik kontrolü becerisini kazandırmanın davranışsal tekniklerden çok daha açık ve fazla avantajları olduğu belirtilmiştir. Sözü edilen kendilik kontrolü eğitimi üç asamadan oluşmuştur (Dwivedi ve Gupta, 2000):

1- İçsel ve dışsal tetikleyicilerin tanımlanması ve tepkilerin seçilmesi.

2- Stresli durumlarla basa çıkmayı sağlayacak becerilerin açığa çıkarılması.

(Bu beceriler davranışsal ve bilişsel düzeylerde var olmakta ve çocuklar algılarını,

tutumlarını ve duygularını sorgulamayı öğrenmektedirler.)

3- Becerilerin kullanılması

Bu çalışmada, başlangıç ve final görüşmeleri karşılaştırıldığında, çocuklar eğitimden sonra kendilerini iyi hissetmişler, olumlu değerlendirmeler yapmışlar, öfke yaratacak durumlarda daha az saldırgan davranışlar, koşulları provokatif olarak değerlendirdikleri halde daha az öfke hissetmişler, tepkilerini daha çok kontrol

edebilmişlerdir. (Dwivedi ve Gupta, 2000).

Yukarıda genel olarak söz edilen araştırmalar göz önünde bulundurulduğunda tüm örneklemlerde yapılan değişik öfke kontrolü programlarının etkili sonuçlar verdiği görülmüştür. Tüm bu araştırmalar doğrultusunda yapılandırılan ceza infaz kurumlarında bulunan bir grup erkek ergen örnekleminde öfke kontrolü eğitimi çalışması ile ceza infaz kurumlarında yapılan uygulamaların yetersizliği göz önünde bulundurulduğunda alana kaynak oluşturmak amaçlanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Biaggio MK (1989) Sex differences in behavioral reactions to provocation of anger. Psychol Rep,

64:23-6.

ÖFKE VE ÖFKE İLE BAŞETME YOLLARI, Yaşar Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve  Rehberlik Birimi,

Erişim tarihi:5 Kasım 2016, http://sks.yasar.edu.tr/wp-content/uploads/2011/06/ofke.pdf

HANCI,H.,EŞİYOK,B.,ŞİMŞEK,F.,ULUKOL,B.(2003). “Cezaevinde Bulunan Çocukların Temel Özellikleri ve

Suç Tipleri”,III.Ulusal Çocuk ve Suç Sempozyumu.“Bakım,Gözetme ve Eğitim”, 399-

407.Ankara:Yorum Matbaacılık.

BUDAK,S.(2003).Psikoloji Sözlüğü.648-649. Ankara:Bilim ve Sanat Yayınları.

SOYKAN, Ç.(2003). Öfke ve Öfke Yönetimi. Kriz Dergisi, 11(2),19-27.

BALKAYA, F., ŞAHİN, N.H. (2003). Çok Boyutlu Öfke Ölçeği. Türk Psikiyatri Dergisi, 14(3), 192-202.

MASH JE.,WOLFE AD. (2005) Abnormal Child Psychology (3rd edition). United States: Vicki Knight, 142-

178.

DWIVEDI, K. ,GUPTA, A.(2000). “Keeping cool: anger management through group work”.Support for

                Learning, 15(2),76-81.

BECK, J.S.(2001). Bilişsel Terapi Temel İlkeler ve Ötesi (Çev: Şahin, N.H.). (1.Basım). Türk Psikologlar

                Derneği Yayınları, DETAMAT, Ankara.

YALOM, I. D., (1992).Grup Psikoterapisinin Teori ve Pratiği. Tangör, A., Karaçam, Ö. (Çev.). İstanbul:Acal

Cilt Matbaacılık.

HAINS, A.A. (1989).“An Anger-Control Intervention With Agressive Delınquent Youths.” Behavioral

                Residential Treatment, 4(3), 213-230.

GUERRA,N.G., SLABY,R.G.(1990). “Cognitive Mediators of Aggression in Adolescent Offenders:2.

Intervention”. Developmental Psychology, 26(2), 269-277.

HIRD, J.A., WILLIAMS,P.J., MARKHAM,D.M.H.(1997). “Survey of attendance at a community-based anger

control group treatment programme with referance to source of referral, age of client and external

motivating features”. Journal of Mental Health (UK), 6(1).

 

HILTON,N., FRANKEL, A. (2003).“Therapeutic value of anger management programmes in forensic setting”.

The British Journal of Forensic Practise, 5(2), 8-15.

 

IRELAND, J.L.(2004). “Anger Management Therapy With Young Male Offenders: An Evaluation of Treatment

Outcome.” Aggressive Behavior, 30, 174-185.

HOWELLS, K., DAY,A., WILLIAMSON,P., BUBNER, S., JAUNCEY,S., PARKER,A., HESELTİNE,

K.(2005). “Brief anger management programs with offenders: Outcomes and predictors of change”. The Journal of Psychiatry&Psychology, 16(2), 296-311.

BOGENÇ, A.A.(1998). Grupla Psikolojik Danışmanın Suçlu Gençlerin Kendine Saygı Düzeylerine Etkisi.

Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi.

BASUT, E. (2004). Islahevi ve Tutukevlerinde Kalan Ergenlerin Başa çıkma Örüntüleri. Yüksek Lisans Tezi,

Ankara Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü.

DEFFENBACHER,J.L., STORY,D., STARK, R.S., HOGG, J.A., BRANDON, A.D.(1987). “Cognitive-

Relaxation and Social Interventions in the Treatment of General Anger” Journal of Counseling Psychology, 34(2), 171-176.

MCWHIRTER,B.T., PAGE,G.L. (1999).“Effects of anger management and goal setting group interventions on

state-trait anger and self-efficacy beliefs among high risk adolescents.” Current Psychology: Developmental, Learning, Personality, Social, 18 (2)

COŞKUN,B., ÇAKMAK, D. (2005).“Alkol ve Madde Bağımlılarının Grup Psikoterapisinde Psikodramanın

Kullanılması”. Bağımlılık Dergisi, 6(3), 103-110.

BİLGE, F.(1996). “Danışandan Hızalan ve Bilişsel-Davranışçı Yaklaşımlarla Yapılan Grupla Psikolojik

Danışmanın Üniversite Öğrencilerinin Kızgınlık Düzeyleri Üzerindeki Etkileri”. Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara.

KAYMAK ÖZMEN, S. (2004). Aile İçinde Öfke ve Saldırganlığın Yansımaları. Ankara Üniversitesi Eğitim            Bilimleri Fakültesi Dergisi, 37(2), 27-39.

YILMAZ, N. (2004).“Öfke ile Başa Çıkma Eğitiminin ve Grupla Psikolojik Danışmanın Ergenlerin Öfke ile

Başa Çıkabilmeleri Üzerindeki Etkileri”. Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara.

happiness and crime mutluluk ve suç ilişkisi makale analizi

İlgili makalenin başlığı:

“Making people happy is the best crime prevention:Towards happy-making criminology.”(Profesör Vesna Nikolic-Ristanovic tarafından yazılmış.)

İlgili makalenin başında belirtildiği gibi makale mutluluk ve suç konusundaki araştırmalara fazla değinilmediği motivasyonuyla Avrupalı kriminolojistleri bu konuda motive etmek ve tüm dünya için bu yolla yararlı olabilmek adına yazılmış.

Mutluluk ve suç önleme arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlamadan önce mutluluk ve suç kavramlarının ne kadar objektif bir şekilde tanımlanabileceğini düşünmek faydalı olacaktır.

Nitekim suç kavramının ve suç eyleminin kültürel yönü suç ve mutluluk arasındaki ilişkideki evrensel bağı araştırmamıza engel olabilir. Suç toplumlara göre değişiklik gösteren ve kişinin felsefi eğilimine göre de değişken olan bir kavramdır.

Diğer bir kavram olan mutluluk suçtan daha az tanımlanmış ve üretilmiş bir kavram olsa da mutluluk kavramı da oldukça kompleks ve araştırılması güç bir kavramdır. Mutluluk konusunda nörolojik görüntüleme konusundaki gelişmeler de mutluluğun kompleksliliğine ilişkin bilgimizi artırmıştır. Aynı zamanda bu kompleks mutluluk algısını felsefi düzlemden çıkarmanın da bir aracı olmuştur.

“Measuring happiness” kelime grubuyla google scholar’da yapılan bir arama sonucunda 2600 ilişkili makale bulunmuştur. Bu da mutluluk konusundaki araştırmaların popülerliğine dair nesnel bir veri oluşturur. Aynı zamanda mutluluğun ölçülmesinin kompleksliliğine dair bir veri olarak da düşünülebilir.

Mutluluğun ölçümü konusunda  kullanılan ölçeğe örnek olarak: Oxford Happiness Inventory (OHI; Argyle, Martin, & Lu, 1995; Hills & Argyle, 1998) and the Satisfaction with Life Scale (Diener, Emmons, Larsen, & Griffin, 1985; Pavot & Diener, 1993)  verilebilir. Oxford happiness inventory 29 maddeye sahiptir. Araştırmalar sonucunda da Türkçe formunun güvenilir bir araştırma aracı olacağı iddia edilmektedir.1

Ekonomik ve sosyal araştırmalarda mutluluğun yaşamdan keyif alma şeklinde de ölçüldüğü gözlemlenmektedir.(Örnek olarak, the German Socio-Economic Panel, Eurobarometer, the Gallup World Poll;Fray and Stutzer, 2002, 2005;OECD, 2013a;Davis and Hinks, 2010) İlgili araştırmadaki OECD ölçeği de oldukça ayrıntılı olarak kişideki mutluluğu ölçmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu ölçek direkt olarak mutluluğu ölçmeyi amaçlayan bir ölçek değildir. Oxford mutluluk ölçeğinden bu yönüyle ayrılır.

OECD’nin Better Life Index’ine göre hayattan alınan doyum kişinin gün içindeki deneyimlerinin pozitif veya negatif deneyimler olma ortalamasıyla ilgilidir. OECD’nin ortaya koyduğu Guidelines on Measuring Subjective Well-Being(2013a), çok daha geniş ve kapsamlı bir tanıma sahiptir. İlgili çalışmada da ülkeler arasındaki mutluluk ve refahla alakalı olarak OECD’nin ortaya koyduğu değerlendirmelere yer verilmiştir. Avustralya’nın dünyanın en mutlu endüstrileşmiş ülke olduğu OECD Better life Indeks’e göre ortaya konmuştur.(2013b). Bu indeks’e göre Doyum, iş-yaşam dengesi, gelir ve konaklama kriterleri gözetilmiştir.

Bu rapora göre Avustralyalılar güçlü bir toplum bilincine ve yüksek düzeyde vatandaşlık katılımına sahiptirler. Bu da ait olma hissinin geliştiği şeklinde yorumlanabilir ve kişilerin daha az suç korkusuna sahip olmasıyla ve topluma olan güveninin de artmış olmasıyla ilişkilendirilebilir.

 

 

 

 

 

Tüm bu mutluluk araştırmalarında ortak olan insanlara başkaları tarafından nasıl görüldüklerinden ziyade başkaları tarafından nasıl hissedildiğinin sorulması olmuştur.(Helliwell and Wang, 2012) Ancak mutluluk konusunda kişinin kendini başkaları gözünde nasıl gördüğü de önemli bir faktördür. Bu durumun araştırılmaması yine mutluluk konusundaki ölçeklere olumsuz eleştirilerden biridir.

Ayrıca araştırmalar göstermektedir ki materyal iyi oluş mutluluğu yordamadaki en önemli faktör değildir. Ayrıca ulusal kişi başına düşen gelir öznel iyi oluşu etkilemede küçük etkiye sahiptir her ne kadar işsizliğin etkisi fazla olsa da.(Fray ve Stutzer, 2002;Helliwell et al., 2012).

İş sahibi olmak kişiyi toplum için yararlı bir birey olarak hissettiren, kişinin toplum içerisindeki bir rolü olduğunun ve aidiyetinin göstergesi olduğundan önemlidir. Kişinin işe sahip olmaması da kişinin bu nedenle mutsuz hissetmesine neden olacak düşüncelere sahip olmasına neden olabilir. Bu da ilgili araştırmadaki sonucu açıklayabilir.

İlginç olarak bazı araştırmalar göstermiştir ki sosyal eşitliğin mutluluğu yordamak üzerindeki etkisi Avrupalılar için önemli ölçüde olumsuzken, Amerikalılar için durum böyle değildir.(Alestina et al., Fray ve Stutzer, 2002:412.).

İlgili makalede istisnai ve kendisine özgü ciddi farklılıkları bulunan örnek ülkelerden biri ise Bhutan olmuştur. Himalayaların arasında bulunan bu ülke politika olarak Gross National Happiness’ı Gross National Product’tan önemli görmeyi belirlemiştir.

Bhutan budist dinsel değerleri ekonomik değerlerden üstün gören bir yaklaşıma sahiptir.

Dışa kapalı kültürü ve öncelikleri arasındaki farklılıklarıyla dikkat çeken bu ülkede mutlak monarşiyle yönetilmektedir.  Her ne kadar bu konuda yumuşamaların olduğu söylense de Bhutan demokrasinin olmamasına rağmen kendi toplumu içerisinde mutlu kalabilmeyi başarmış bir ülke olmasıyla dikkat çekicidir. Demokrasinin olmamasının ülkede sorun çıkarmamasının en önemli nedenlerden biri toplumun homojen kültürü olabilir. Toplumda hristiyanlığın yayılması sınırlanmıştır. Kültürel olarak dışa kapalılık konusunda gerçekten radikal olarak düşünülebilir.

Ayrıca toplumun demokrasi konusunda büyük bir isteği olmadığı da söylenmektedir.  Bu toplumun %41’i kendisini aşırı mutlu olarak algılamaktadır. Aynı zamanda çok düşük oranda suça sahip bir toplumdur. Ancak bu belki de kişilerin sahip olduğu Budist ritüellerin kişiyi ölçekteki mutlulukla alakalı sorulara farklı cevap vermeye yönlendirmesiyle de ilişkili olabilir. Kişilerin cevaplarının mutlu olma yönünde olmasının kişilerin mutlu olduğu anlamına gelmesi tartışılabilir.

Budizm kültüründe kişinin mutlu olması konusunda geniş perspektifte öğretiler bulunur.  Yine psikolojinin mutlu olmakla alakalı olumlu yönüne odaklanan pozitif psikoloji araştırmalarında Budizm öğretilerine ilişkin bilgiler yer almaktadır. Budizm’deki meditasyon gibi ögeler yine kişilerin refah ve mutluluğunu artırmada rol oynayabilir. Meditasyon ve psikolojisi konusunda da çok geniş literatür bulunmaktadır. Hatta meditasyon en güçlü psikolojik, profilaktif yöntemler arasında yer alır ve smart prison projesinin bir parçasını oluşturur. Meditasyon ekonomik olmasıyla da oldukça kullanışlıdır. Nitekim meditasyon yapmak için herhangi bir araca gerek yoktur. Birilerinin meditasyon konusunda eğitim vermesi yeterlidir.

Bu konudaki kriminolojik alan için de kullanılan pozitif kriminoloji terimi pozitif psikoloji terimine benzerlik göstermektedir. Pozitif kriminoloji son zamanlarda dikkat çeken toplum olarak entegre olma ve sosyal olarak bir arada olma gibi faktörlerin üzerinde duran alandır. Benzer bir perspektifse pozitif viktimoloji terimiyle de ilgilidir. Pozitif viktimoloji de pozitif kriminolojideki ve pozitif psikolojideki yaklaşımı kullanır.

Son zamanlarda ayrıca çeşitli rehabilitasyon ve terapi programları hapishane için geliştirilmiştir. Mesleki, dini ve eğitici yanların yanında grup terapisini de içermektedir.

Mutluluk ve suç konusunda literatürde daha spesifik çalışmalar da bulunmaktadır. Aile ve toplum dergisinde yayınlanan Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre öğrencilerin aile ortamında kendini mutlu hissetme durumuna göre suç davranışı sıralamaları arasında önemli bir farklılık olup olmadığının test edilmesi sonucunda önemli farklar olduğu görülmüştür. (Balkaya, 2007)

Ayrıca mutluluk ve suç konusuyla ilgili olarak bu konuda düşünülmesi gereken başka faktörler de ilgili makalede şu şekilde kategorize edilmiştir:

a.suç korkusunun ve mağdur edilmenin mutluluk üzerine etkisi.

b.Mutluluğun savunmasızlık üzerinde etkileri, mutlu insanlar mutsuz olanlardan daha az mı kurban olurlar ve neden?

B seçeneğinde söz edilen öge viktimoloji ile ilgilidir ve araştırmalar yine mutsuz olanların daha çok kurban olarak seçildiğini söylemektedir. İlginçtir ki doğada buna benzer ve belki de bu durumu açıklayabilecek sonuçlar bulunmaktadır. Örneğin kuşların kendisini doğada savunmasız göstermek istemediğinden söz edilmektedir. Eğer gerçekten kuşların görüntüsü hasta gibiyse bu gerçekten büyük sorunları olduğunun da bir işaretidir. Evrimsel psikoloji açısından bakıldığında ve yine insanın da temelde hayvanlar kategorisinde yer aldığı gerçeğinden hareketle insanlar da buna benzer adaptatif davranışlarda bulunuyor olabilirler.

Yararlandığım temel kaynak olarak yer alan ilgili makalede final olarak yazar insanları mutlu etmenin en güçlü suç önleme yollarından birisi olduğunu belirtmiş ve bu yöndeki çalışmaların artması arzusundan bahsetmiştir.

İlgili makalede eleştireceğim temel bileşenlerden biri mutluluğun psikolojik etkileri gibi bir konuya yüzeysel olarak değinilmiş olmasıdır.  Ölçek dışında mutlulukla alakalı psikolojik terminolojiye fazlaca yer verilmemiştir. Kaldı ki makalenin temel ilgilendiği nokta mutluluk olmasına rağmen sunulan ölçekler doğrudan mutluluğu ölçen ölçekler değildir. Ancak bu ilgili yazarın psikoloji uzmanı olmaması ve uzmanlık alanı olmadığı için kasıtlı olarak görüş belirtmekten kaçınmasıyla ilgili olabilir. Bu eksiklik konunun geniş bir perspektifte ele alınmadığının bir göstergesi olabilir.  Ayrıca makalede her ne kadar mutluluk konusundaki araştırmaların fazla olmadığından söz edilse de mutluluğu yordayan faktörler üzerinde yapılan araştırmalar dolaylı olarak olsa da mutluluk konusundaki araştırmaların alanına girebilir. Kaldı ki ilgili araştırmada yazar kendisi bu araştırmalardan söz etmiştir.

Ek olarak suçluların hapishaneye girmesinin de suçluların mutluluğunu artırmayacağından söz ederek hapishane ortamına eklenebilecek stresle alakalı uygulamaları ve olası tedaviyi içeren smart prison’dan söz ediliyor. Ancak bu şekilde kişilerin ıslahı sağlanmış olsa da bir şekilde hapishaneyi daha cazip bir yer haline getirebilme üzerinde etkileri olabilir. Hatta kişiler suçlarının sorumluluklarını almak yerine kendilerini hasta olarak görerek sorumluluklarından daha fazla da kaçınabilirler. Ayrıca suçluları hapishanede izole etmenin tek amacı da suçluları ıslah etmek değildir. Hapishanedeki sosyal izolasyon suçluların cezalarını çekmesi gerekliliğiyle de ilişkili olarak düşünülmelidir. Ayrıca hapishanelerde bu tür bir yöntemin bulunması hapishanelerin caydırıcılığını azaltabilir ve suçluların aslında sorumluluk almayarak aslında bizler “hasta insanlarız” şeklinde bir düşünce yapısı edinmelerine neden olabilir.

Ancak aşağıda yer verdiğim araştırmalar öfke kontrolüne ilişkin cezaevindeki terapi programlarının yararına dair olumlu bir bakış sunuyor.

Hains (1989)’ın saldırgan suçlu gençlerle (15-17 yaş aralığında 4 ergen) yapmış olduğu öfke kontrolü çalışmasında; sosyal problem çözme becerileri, ceza infaz kurumundaki saldırgan ve suçlu ergenlere öfke kontrol araştırma paketinin bir parçası olarak öğretilmiştir (Hains, 1989).

Araştırmanın sonucunda, katılımcıların tümü problem çözme eğitiminde gelişme göstermişlerdir . Takip verileri, tedavi kazançlarının kalıcı olduğunu göstermiştir (Hains, 1989).

Guerra ve Slaby (1990)’nin öfke saldırganlığı suçu nedeni ile hapsedilmiş 15-18 yas aralığındaki 120 erkek ve bayan ergeni katılımı ile gerçekleştirilmiş, saldırganlığın bilişsel aracıları konulu çalışmalarında; ergenlere sosyal bilişsel bir gelişim modeline dayanan, 12 seanstan oluşan bir program uygulanmıştır. (Guerra ve Slaby, 1990).

Örneklem üç gruptan oluşmuştur; bilişsel eğitim programı, dikkat kontrol grubu, hiç tedavi almayan grup. Araştırma sonucunda, tedavi grubu sosyal problemleri çözmede beceri artışı göstermiş, saldırganlığı destekleyen inançların onayında azalma göstermiş, saldırgan tepkisel ve esnek olmayan davranışlarda azalma göstermiştir. Test sonrası saldırganlık bilişsel faktörlerdeki değişiklikle ilişkili bulunmuştur (Guerra ve Slaby, 1990).

Hird ve arkadaşlarının (1997) başvuru kaynağı, danışanın yaşı ve dışsal motivasyon özelliklerine referansla birlikte toplum temelli bir öfke kontrol grup tedavi programına devam etme konulu çalışmalarında; Novaco’nun öfke kontrol problemi tedavisinden (1975) yararlanılmıştır (Hird ve ark., 1997).

Bu çalışma bir adli psikoloji servisinin 3 yıl boyunca sürdürülen öfke kontrolü gruplarına devamlılık konusunu incelemiştir. Sonuç olarak; devamlılık oranları oldukça düşük bulunmuş ve sadece örneklemin %18’i tedaviyi tamamlamıştır. Devamlılığa eğilimin önceden tahmin edilebilmesinin bir yolu olup olmadığını görmek için başvuru detayları incelenmiştir. Aynı zamanda ileri yaştakiler devam etmeye daha eğilimli bulunmuş, bununla birlikte başvuru kaynağı ve dışsal motivasyon artırıcı özelliklerin bulunması devam etmeyle ilişkili bulunmamıştır (Hird ve ark., 1997).

Hilton ve Frankel (2003)’in adli vakalarda yapılan öfke yönetimi programlarının terapötik değeri konulu çalışmasında; adli psikiyatri servisinde bulunan mental sağlık problemi olan 64 yetişkin kadın ve erkek hastanın katılımıyla gerçekleşmiş çalışmasında; öfke ve öfke kontrol davranışları adli ve psikiyatrik çevreler için yaygın bir problem olarak gösterilmiştir. Problemin yalnızca öfkeyi doğrudan tecrübe eden kişileri değil aynı zamanda bu kişilerle ilişki kuran diğer bireyleri de etkilediği belirtilmiştir. Bu çalışma için yapılandırılmış, bilişsel terapi temelli terapötik bir program geliştirilmiştir. Bu program güvenli bir psikiyatrik çevrede oldukça spesifik olarak dizayn edilmiş ve doğrudan hastaların ihtiyaçlarına yönelmiştir. Ancak, bu pilot program beklenen başarıyı göstermemiştir.(Hilton ve Frankel, 2003).

Ireland (2004)’ın 18-20 yaş aralığındaki erkek mahkumların katılımıyla gerçekleştirdiği öfke yönetimi terapisi konulu çalışmasında; kısa grup temelli öfke yönetimi çalışmasının etkililiği değerlendirilmiştir. Çalışmaya 87 mahkum katılmıştır. Bu kişilerin 50’si deney grubunu, 37’si kontrol grubunu oluşturmuştur.

12 seanslık uygulamadan iki hafta önce ve 8 hafta sonra ölçüm alınmıştır. Deney grubu seansların tamamlanmasının ardından alınan ölçümlerde kontrol grubuna kıyasla önemli derecede daha düşük öfke düzeyi göstermiştir. Kontrol grubunda ise ölçümler sonucunda bir değişiklik olmamıştır. (Ireland, 2004).

Howells ve arkadaşlarının (2005)’nın cezaevinde bulunan ortalama 28 yaşında olan mahkumlara yönelik kısa öfke yönetimi programı konulu çalışmalarında; öfke kontrolü eğitimi alan saldırganlar kontrol grubuyla karşılaştırılmış. Genel olarak tedavi öncesi ve sonrası ölçümlerde deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunamamıştır (Howells ve ark.,2005).

Uluslararası alanda, ceza infaz kurumlarında ve adli psikiyatri servisinde yapılan öfke kontrol programlarının genel olarak etkili olduğu bulunmuştur.

Türkiye’de ise Bogenç’in (1998) grupla psikolojik danışmanın suça yönelmiş gençlerin kendine saygı düzeylerine etkisini incelemek amacı ile yapmış olduğu çalışması Ankara’da ve ıslahevinde 24 hükümlü gencin katılımı ile gerçekleştirilmiş olması nedeni ile alandaki sınırlı çalışmalardan biridir.

Bu çalışmanın sonucunda, etkileşim grubu yaşantısının suça yönelmiş gençlerin kendine saygı düzeylerini olumlu yönde etkilediği bulunmuştur.

Bogenç (1998)’in çalısmasının yanı sıra, Basut(2004)’un ıslahevi ve tutukevinde kalan ergenlerle yapmış olduğu, ergenlerin başa çıkma örüntüleri ve bu örüntülere etki eden değişkenlerin belirlenmesinin amaçlandığı çalışmasında bu tür programların suça yönelen ergenlere etkili stresle başa çıkma örüntülerinin kazandırılmasında etkili olacağı, gerek kurum içinde gerekse kurumdan çıktıktan sonra sağlıklı bir yaşam sürdürmelerine katkı sağlayacağı; ayrıca söz konusu eğitimlerin tekrar suç isleme eğilimini büyük oranda engelleyeceği bulunmuştur. (Basut, 2004).

Ayrıca eleştiri olarak ekleyebileceğim noktalardan biri şudur ki:yazarın üslubuna bakarsak her ne kadar mutluluğun önlenmesinden basit bir faktör gibi söz edildiği kanısına ulaşsak da mutluluğu sağlamak halihazırda çok fazla faktörü içeren karmaşık bir konudur. Yani mutluluk konusunda bir araştırma oluşturuluyorsa bir çok farklı sosyo-ekonomik bileşenden, ülke içerisindeki demokrasiden ya da ülkenin kültürel özelliklerinden bahsedilmelidir.

Ancak yine de ilgili makaledeki temel düşünce gelişmiş ülkelerin politikasına etki etmek konusunda örnek olabilirse inanılmaz yararlılık gösterebilecektir. Nitekim Bhutan sürdürdüğü politika bakımından diğer ülkeler için önemli bir örnek oluşturmaktadır. Her ne kadar dünyadaki ekonomik veya bilimsel üretime belirgin katkı sağlamasa da ürettiği orijinal ekonomik ve kültürel modelle tüm dünyaya örnek olmaktadır.

Sonuç olarak dünya açısından suçu önlemek açısından insanların mutluluklarının temel alındığı bir modelin oluşturulması felsefesinin belirlenmesi oldukça yararlı olabilir. Bu konudaki araştırmaların artmasının da bu yöndeki pratik değişikliklerin ateşleyicisi olabileceği umulmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Dogan T, Sapmaz F (2012) Oxford Mutluluk Ölçeği Türkçe formunun psikometrik özelliklerinin

üniversite öğrencilerinde incelenmesi [Examination of psychometric properties of the Turkish version form of the Oxford Happiness Questionnaire in university students]. Düşünen Adam Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Dergisi 25:297–304 doi:10.5350/DAJPN2012250401. 2.Helliwell J ve Wang

S(2012) The state of world happiness. In:Helliwell J, Layard R and Sachs J(eds) World Happiness Report.

Earth Institute, Colombia University, 10-57.

Helliwell J and Wang S (2012) The state of world happiness. In: Helliwell J, Layard R and Sachs

J (eds) World Happiness Report. Earth Institute, Columbia University, 10–57.

Fray B and Stutzer A (2002) What can economics learn from happiness research?

Journal of Economic Literature 2: 402–435.

Balkaya, A. ve Ceyhan, E. “Lise Öğrencilerinin Suç Davranışı Düzeylerinin Bazı Kişisel ve

Ailesel Nitelikler Bakımından İncelenmesi”, Aile ve Toplum Eğitim Kültür ve Araştırma Dergisi, 3(11):13-27, 2007.

HAINS, A.A. (1989).“An Anger-Control Intervention With Agressive Delınquent Youths.”

Behavioral Residential Treatment, 4(3), 213-230.

GUERRA,N.G., SLABY,R.G.(1990). “Cognitive Mediators of Aggression in Adolescent Offenders:2.

Intervention”. Developmental Psychology, 26(2), 269-277.

HIRD, J.A., WILLIAMS,P.J., MARKHAM,D.M.H.(1997). “Survey of attendance at a community-based anger

control group treatment programme with referance to source of referral, age of client and external motivating features”. Journal of Mental Health (UK), 6(1).

HILTON,N., FRANKEL, A. (2003).“Therapeutic value of anger management programmes in forensic setting”.

The British Journal of Forensic Practise, 5(2), 8-15.

IRELAND, J.L.(2004). “Anger Management Therapy With Young Male Offenders: An Evaluation of

Treatment Outcome.” Aggressive Behavior, 30, 174-185.

HOWELLS, K., DAY,A., WILLIAMSON,P., BUBNER, S., JAUNCEY,S., PARKER,A., HESELTİNE,

K.(2005). “Brief anger management programs with offenders: Outcomes and predictors of change”.

The Journal of Psychiatry&Psychology, 16(2), 296-311.

BOGENÇ, A.A.(1998). Grupla Psikolojik Danışmanın Suçlu Gençlerin Kendine Saygı Düzeylerine Etkisi.

Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi.

BASUT, E. (2004). Islahevi ve Tutukevlerinde Kalan Ergenlerin Başa çıkma Örüntüleri. Yüksek Lisans Tezi,

Ankara Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü.

 

daubert tarihçesi

Özet

Daubert Standartları

İnsanlık tarihinde yasaların ortaya çıkmasıyla beraber bu süreçteki analiz ve araştırmalar da şekillenmeye başlamıştır. Bu şekillenme süreci bilimin ve bilimsel metodun gelişmesiyle beraber  hem daha komplike hem de daha nesnel bir analiz sürecine dönüşmüştür. Bu makalede de bu analiz sürecine etki eden önemli kişilerden olan Daubert’ten söz edilecektir. Ayrıca daubert standartlarıyla incelenen somut uygulamalara değinilecektir.

GİRİŞ

Daubert standardı bilimsel delilin mahkemede kabul edilebilirliği açısından bir diğer dönüm noktası olan Daubert-Merrel Dow Pharmaceuticals Inc. davasında, 1993 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin verdiği karara dayanan standartlardır. Google scholar üzerinde “daubert standard” şeklinde arama yapıldığında bu konudaki geniş araştırmaların olduğu sonucuna ulaşabiliriz zira 32.300 sonuç görünmektedir.(16.11.2016)

Daubert standartlarına göre bir bilimsel yöntem;

  • Test edilmiş ve doğru sonuçlar vermekte ise,
  • Akademik bir hakem tarafından kontrol edilmiş ve yayınlanmış ise,
  • Bilinen ve potansiyel hataları biliniyor ise,
  • Konunun uzmanı sayılan kişilerin bilimsel topluluklarda geçerliliği var ise,
  • Tekniği ve sonuçları yeterli açıklıkta anlatılabiliyor ise ancak mahkemede geçerli sayılabilir.

Bu karardan sonra birçok adli bilimler uzmanı çalıştıkları metotların Daubert’in tanımladığı kriterlere uygunluğu ile ilgili çalışmalar yapmışlardır1 2 . Günlük rutin işlerinde bilimsel yöntemler kullanan/kullanması gereken adli bilimcilerin bu standartlardan haberdar olması ve kullandıkları yöntemlerin bu standartların neresinde olduğunu sorgulaması beklenen bir gerçekliktir.

Avukatların, cumhuriyet savcılarının ve mahkemelerin de karşılarına delil olarak çıkan bilimsel yöntem sonuçlarını yorumlarken yöntemlerin geçerliliğini bu kriterlere göre sınaması, adaletin tecellisi için çok önemli bir basamaktır. Bu nedenle de bu kriterler doğrultusunda kullanılan ya da kullanılacak yöntemlerin sınanması gerekmektedir.

Daubert standartlarından öncesine değinmek bu standardizasyon sürecini anlamamıza yardımcı olabilir. Daubert öncesinde Amerika’da bir bilimsel yöntemin mahkemede geçerli sayılabilmesi için ortaya konulmuş birtakım standartlar bulunmaktaydı. Bunların ilki 1923 yılında Frye tarafından Amerika Birleşik Devletleri davasında sistolik kan basınçlarındaki değişikliklere göre çalışan bir yalan makinesinin delil olarak kabul edilip edilmeyeceği ile ilgili tartışma üzerine ortaya çıkmıştır.

Bunun sonucunda delilin geçerliliğinin ölçülmesinde Frye standardı olarak isimlendirilen teknik ortaya çıkmış ve buna göre bir tekniğin geçerli sayılabilmesi için o alanda kalifiye uzman ya da uzmanlar olmasının yeterli olmayacağına karar verilmiştir. Kullanılan yöntemin de genel kabul görmüş bir yöntem olması gerekliliği getirilmiştir.3

Davanın sonucunda ise bilimsel yöntemin, alanında genel kabul gören temeller üzerine dayanması gerektiği, sistolik kan basıncına bağlı çalışan yalan makinesinin henüz otoritelerce genel kabul görmüş bir yöntem olmadığı kanısına varmıştır.

Yine ilgili kararın reddine neden olacak olası Daubert kriteri şöyle olabilir.

“Tekniği ve sonucu detaylı olarak anlatamamaktadır.” Teknik de aynı zamanda yalanı anlamada yeterli değildir. Nitekim sistolik kan basıncı ile yalan söyleme arasında çok doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Yine poligrafların çok sayıda yanlış pozitif verdiği bilinmektedir. Ancak ileride geçerliliği sağlanmış modern beyin görüntüleme yöntemleriyle beraber belki mahkemede delil olarak kullanılacak ölçüde geçerliliği olan deliller elde edilecektir. Bu konuda başarıyı garanti edecek istatistiksel rakamsa yine belirsizdir.  Kaldı ki yalan makinesinin çok güvenilir bir şekilde sonuç vermesi adalet sistemindeki sonuçları çok derinden etkileyebilir.

Yine araştırmaları da çok fazla etkileyebilir. Örneğin diğer biyolojik delillerle karşılaştırılmasıyla alakalı araştırmalar ortaya çıkabilir.

Bu standartlarla ilgili somut başka bir araştırmaysa psikolojik otopsinin delil olarak kullanımıyla ilgilidir. Psikolojik otopsi  adli psikolojiyle ilgili bir terimdir. Kişinin ölümüne neden olacak psikolojik faktörler araştırma konusudur. Adli tıp kurumlarında da bir rutin olarak yer alır. klinik ve bilimsel bir araştırma metodu olarak psikolojik otopsi, 1950’lerin sonları ve 1960’lerın başlarında,  Los Angeles bölgesinin baş adli tabibi olan Theodore Curphey ile birlikte çalışan Los Angeles intiharı önleme merkezi’nden Norman Farberow, Robert Litman ve Edwin Schneidman tarafından etkin bir şekilde kullanılmış ve geliştirilmiştir. Psikolojik otopsi primer olarak kullanılırken özellikle vaka kontrol çalışmalarında (Cavanagh, Carson, Sharpe, & Lawrie, 2003) intihara dair risk faktörleri giderek daha fazla öğrenilmiştir. Yine bununla beraber ilgili olarak klinik ve profilaktik çalışmalarda da artış olmuştur.

Her ne kadar psikolojik otopsi olarak tanımlanan araştırma süreci ölümü açıklamada diğer tıbbi teknik açıklamaların bir tamamlayıcısı olarak düşünülse de bu konuda  daubert kriterleri çerçevesinde eleştirilmiştir.

Tüm pozitif yönlerine rağmen psikolojik otopsiye yönelik yöneltilebilecek öncelikli eleştiri kişilerin öldükten sonra sorgulanamaz ve gözlenemez sorgulanamaz olmalarına dair eleştiridir ve bu araştırmayı kompleks ve anlaşılamaz yapar.(Cavanagh et al., 2003;Ogloff& Otto, 1993) Ayrıca diğer kişilerden kişinin psikolojisine dair bilgi alınması da olayın belirsizliğini artırmaktadır. Kişinin psikolojik durumunu değerlendirmede başkalarının görüşlerinin temel alınması yeterli değildir. Bu da araştıracak sistemin yetersizliğine dair bir eleştiri olarak düşünülebilir. Bilim çevreleri tarafından kabul görmesinde engel teşkil edebilecek oldukça tartışmalı görünen bir konu olarak düşünülebilir. Yine bunun ötesinde klinik psikolojinin araştırma yöntemlerinin ürettiği veriler biyolojinin ürettiği veriler kadar keskin ve kabul görmüş değildir.

Psikoteşhis yöntemleri de duygusal travmaların incelenmesinde adli değerlendirmede büyük bir rol oynamaktadır. (Blau, 1984; Heilbrun, 1992; Matarazzo, 1990). Yine psikoteşhis testlerinin adli bilimlerde kullanılması çok yoğun bir şekilde eleştirilmiştir. (e.g., Faust & Ziskin, 1988; Ziskin, 1995)

Ek olarak bazı ölçeklerin Daubert standardına uyup uymadığıyla alakalı bazı araştırmalar yapılmıştır.  Örneğin “child abuse potential inventory” ve “parenting stress index” daubert standartlarını karşılarken “parent child relationship inventory” ve “Bricklin Perceptual Scale daubert” standartlarını karşılamamakta olduğu söylenmektedir (Yañez, & Fremouw, 2004).

Ayrıca klinik tanı verme iddiası olan rorschach testi de yine yoğun eleştiri altındadır. Araştırmalara göre de Rorschach testi skorları yoğun bir şekilde hatalıdır ve normal insanların uyumsuz gözükmesine neden olur. (Wood, , Nezworski, 2001)

İki ilgili standardın popülerlik açısından karşılaştırılması yapıldığında Daubert standardının Frye standardının yerini aldığı görülecektir.4 Ancak bu iki standart birbirinden tamamen birbirinden farklı değildir. Daubert’in standardı aslında Frye’ın standartlarının daha iyi tanımlanmış hali olarak düşünülebilir. İkisinin kriterleri arasında çok fazla benzerlik kurulabilir.

Daubert akademik olarak geçerliliği kabul edilen ve bilimsel dünyada kabul edilen delilleri kabul  etmeliyiz demekle aslında Frye’nin doğru yöntem kullanılması gerekliliğine de değinmektedir. Nitekim doğru yönteme dayanmayan bir çalışma akademik sayılmaz. Ayrıca Daubert’e göre de kalifiye uzmanları kabul etmesi tekniği yine geçerli kılmamaktadır. Nitekim daha kompleks Daubert kriterlerine göre kalifiye uzmanlar yeterli değildir.

Bu nedenle Daubert’in standartlarını ayrı standartlar olarak kabul etmek yerine gelişmiş, detaylandırılmışı olarak nitelendirmek daha doğru olabilir.

Ek olarak Amerikan Federal Mahkemesinin 1993 yılında verdiği ve “Daubert Kararı” olarak anılan karara göre, yargılama hakimleri, bilirkişilerin vereceği teknik ve bilimsel verilerin, yargılama konusu vakıaların anlaşılmasına veya üzerinde karar vermeye yardımcı olup olmayacağını, bilirkişi jüri önüne çıkmadan incelemek zorundadır. Dolayısıyla hakimler bilirkişi sorgulamasının bilimsel geçerliliğinin metodolojik ve mantıksal temelleri bulunup bulunmadığını ve metodolojik temellerin yargılama konusunu oluşturan uyuşmazlığa uygulanmasının mümkün olup olmadığına dair bir ön inceleme yapacaklardır.

Bu ön inceleme, bilirkişi görüşlerinin bir teste tabi tutulması anlamına gelmektedir. Buna göre, bilirkişi açıklamalarının:

  1. Sınırları belirlenmiş ve bunun test edilebilir olması gerekir.
  2. İncelemeye ve değerlendirmeye tabi tutulabilir olması gerekir.

III. Alınan bilginin hata oranı, istatistiksel olarak belirlenebilir olmalıdır.

  1. İlgili bilim çevresinde kabul görmüş olmalıdır.

Hakim bu ön incelemesi sonucunda, bilirkişi görüşlerinin uygunluğuna karar verdiği taktirde taraf, bu delili yargılamaya getirebilecektir.

Üzerinde bir çok tartışma bulunan bu kararla, bilirkişi denetiminin iki boyutlu hale geldiği, bir taraftan bilirkişiliğin dış denetiminin yapılacağı ki Daubert standartları dış denetim olarak adlandırılmaktadır, diğer taraftan klasik nitelikteki iç denetimin yapılması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu karar üzerine Avustralya’da da tartışmalar yaşanmış ve sonuç olarak bu standartların çok katı olduğu fikrine varılmıştır .

Amerika’da Daubert kararından sonra 1997 ve 1999 yıllarında verilen iki kararda açıkça ifade edilmemekle birlikte Daubert standartlarının uygulama dışında bırakıldığı ve Fyre standartlarına geri dönüldüğü görülmektedir  .İngiltere’de bilirkişilerin mahkemeye sunulmalarında, hakim tarafından yapılan bir ön sorgu, bilirkişinin incelenen uyuşmazlığın çözümü için yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olup olmadığı konusunda karar vermeye yardımcı olmaktadır. Bu aşamada bilirkişi adayının eğitimi inceleme konusu yapılmaktadır.

Ancak bu sorgunun ağırlığı, Daubert kararında verilen standartlara tabi değildir. Dolayısıyla bilirkişinin denetimi genel olarak tanıkların denetimine bağlı kılınmıştır. Yine İngiliz uygulamasında, bilirkişinin görüşleri, mahkemeye sunulan diğer delillerle derhal çürütüldüğü taktirde, hakime müdahale imkanı tanınmaktadır.

Tarafların Bilirkişiler Üzerinde Etkinliğini Azaltıcı Uygulamalar a Bilirkişi Raporlarının Önyargılama Aşamasında Açıklanması Bilirkişi raporlarının ön yargılama aşamasında karşılıklı olarak değişimi, bunların taktik silahlar olarak kullanılmalarını engelleyecektir. Böylece taraflar arasındaki uyuşmazlığın gerçekte hangi noktalarda toplandığı açıklığa kavuşacak, taraflar arasında önyargılama aşamasında oluşabilecek uzlaşmalar teşvik edilmiş olacaktır.

Bilirkişi raporlarının karşılıklı olarak değişiminden sonra, karşı tarafın bilirkişisine, raporunda belirttiği hususları açıklayıcı sorular yöneltilmesine de izin verilmektedir . Raporların açıklanmasıyla, taraflar ilk açıkladıkları raporlarla bağlı hale gelecekler ve sonradan bunlara müdahale imkanları azalacaktır.

Bilirkişi Toplantıları Taraf bilirkişilerinin ön yargılama aşamasında toplanmalarının sağlanması, bunları taraflardan uzaklaştırıcı bir önlem olarak düşünülmüştür . Bilirkişilerin toplantı yapmaya teşvik edilmesi sadece bir arada konuyu tartışmaları olarak yorumlanmamalıdır. Bu toplantı sonucunda, bilirkişilerden, hangi konularda uzlaşmaya vardıkları, hangi konularda uzlaşma olmadığı yönünde bir açıklama beklenmektedir. Avustralya uygulamasından, bu tip toplantıların oldukça faydalı olduğu ve yargılamayı kısalttığı belirtilmektedir.

Sonuç olarak daubert kararları hukuk konusunda yoğun bir etkiye sahip olmuş ve insanların yargılanma sürelerini ciddi şekilde etkilemiştir. Gelecekteki araştırmaları ve yargılamaları da etkilemeye devam edeceği kuşkusuzdur. Ancak makalede temel olan aslında delilin nasıl olması gerektiğinden doğan felsefi sorundur. Bu sorun ve değerlendirme belki gelecekteki bir zamanda daha doğru ve kesin olacaktır. Yargılama ve hukuk da buna göre evrilecektir.

 

 

Kaynakça

  1. Orofino S. Daubert v. Merrell dow pharmaceuticals inc: the battle over admissibility standards for scientific

evidence in court. Journal of Undergraduate Science 1996;3:109-11.

  1. Daubert et al. v Merrell Dow Pharmaceuticals Inc.: United States Supreme Court; 1993

[https://www.law.cornell. edu/supct/html/92-102.ZS.html Cited: 27.07.2015].

  1. Giannelli, PC. The admissibility of novel scientific evidence: Frye v. United States, a half-century later.

Columbia Law Review 1980;80(6):1197-250. 15. Orofino S. Daubert v. Merrell dow pharmaceuticals inc: the battle over admissibility standards for scientific evidence in court. Journal of Undergraduate Science 1996;3:109-11. 16. Daubert et al. v Merrell Dow Pharmaceuticals Inc.: United States Supreme Court; 1993 [https://www.law.cornell. edu/supct/html/92-102.ZS.html Cited: 27.07.2015].

  1. http://www.atlanticlegal.org/daubertreport.pdf

5.Cavanagh, J.T.O., Carson, A. J., Sharpe M., & Lawrie, S. M. (2003). Psychological autopsy  studies of

suicide: A systematic review. Psychological Medicine, 33, 395–405.

6.Ogloff, J., & Otto, R. (1993). Psychological autopsy: Clinical and legal perspectives, St Louis Law Review, 37, 607–646.

7.Yañez, Y., & Fremouw, W. (2004). The application of the Daubert standard to parental capacity measures.

American Journal of Forensic Psychology, 22(3), 5-28.

8.Blau, T. H. (1984). Psychological tests in the courtroom. Professional Psychology:

Research and Practice, 15, 176-186

9.Faust, D., & Ziskin, J. (1988, July). The expert witness in psychology and

psychiatry. Science, 241, 31-35.

  1. Wood, J., Nezworski, M., Garb, H., & Lilienfeld, S. (2001). The misperception of psychopathology:

Problems with the norms of the Comprehensive System for the Rorschach. Clinical Psychology: Science and Practice, 8, 350-373.

  1. Yargılamada bilirkişilik müessesesi hakkında mukayeseli çalışma görüşme taslağı

Erişim tarihi:16 Kasım 2016, http://www.abgm.adalet.gov.tr/pdf/Yarg%C4%B1lamada%20Bilirki%C5%9Filik%20M%C3%BCessesesi.pdf

 

information technology and turkey

 

After information technology has become a vital part of our daily lives, awareness of media literacy has increased in Turkey. With the rise of globalisation, the structure of media ownership in Turkey changed under the pressure of new media technologies and commerce.

Since Turkey is still a developing country with a high degree of dependency on the global media, Turkish citizens’ increasing level of critical thinking through the media literacy would be the core element to expand the culture of democracy.

Media literacy has been widely debated in Turkey since the early 2000s. Information technology has become a part of law system since 2007.

Even the Turkish law system include general iframes which are necessary for the safety of citizens, Turkish Law system in terms of the information technology is not coherent and clear .  For example it is not enough to define the iframe of online criminal activities.

Therefore Turkish law system includes parts that make censorship legal. As far as i can tell online crime prevention is generally all about blocking the web site. But crime prevention policy must include a compehensive approach. Temporary solutions like blocking the web site can not be beneficial for citizens.

But i think my country have promising projects that can create efficient results. Today, Media literacy classes have appeared in the secondary school curriculum as an optional subject since 2006 with the cooperation of RTÜK (Radio and Television Supreme Council).  In my opinion media literacy education can make a significant impact on information technology related criminal issues. Also Media literacy education meets the needs of the students to be wise consumers of media and improve their critical thinking skills.

Therefore our goverment have started to develop strategies to prevent online scamming activities. There are Turkish commercials that are made by our government to warn people against scammers, but even with the effort that they made, activity of scammers are still highly common in Turkey.

In my opinion the strategies that the Turkish government choose are highly superficial. Texting every citizen of Turkey and writing that they should not believe the people who introduce themselves as members of the police department is not an efficient way to stop crime. Because scammers can easily change their methods. This type of solution only improve creative thinking skills of criminals.

As a result Turkey needs a comprehensive legal framework about information technology to safeguard human rights and prevent crime and abuse. Authorities should foster the availability of communication networks and digital services for everyone. Thereupon media literacy education must be a part of educational system.

suç korkusu ve dünya

 

 

                                               SUÇ KORKUSU VE DÜNYA

 

Suç korkusu, dünya kriminoloji literatüründe son 35–40 yıldır tartışılan ve üzerine ulusal ve uluslararası çok sayıda araştırmanın yapıldığı sıcak bir konudur (Örn. bkz: Adu-Mireku, 2002; Borooah/Carcach, 1997; Mawby vd., 2000; Miceli vd., 2004; Salmi vd., 2004; Whitley/Martin, 2005).

Özellikle batı dünyasında suç korkusu, kamu politikalarına yön veren siyasilerin ve uygulayıcılar olarak bürokratların gündeminde hemen her zaman en üst basamaklardaki yerini korumaktadır (Clemente / Kleiman, 1977). Zira suç korkusunun negatif etkilerinin azaltılması, suç ve suçun etkileriyle mücadelede en hayati parçalardan biri olarak kabul edilmektedir (Brooks, 1974).

Suç korkusunun sosyal ve politik gündemlerde hatırı sayılır bir yer almasının en önemli nedeni, hiç şüphesiz suç korkusunun birey ve topluma çıkarmış olduğu faturadır. Korku, nedenleri ve sonuçları itibariyle üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir olgudur.

Vanderschueren (1996), nüfusu yüz binden büyük yerleşim yerlerindekilerin suç mağduriyet oranını inceleyen çalışması, dünya geneline bakıldığında büyük kentlerde yaşayan insanların yarıdan fazlasının beş yıllık bir dönem içerisinde herhangi bir suça maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Konuyla ilgili tablo incelendiğinde, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin çoğunlukta olduğu Afrika kıtasının suça maruz kalma oranlarının daha yüksek olduğunu görülmektedir. Bu durum sağlıksız kentleşme süreciyle ortaya çıkan suçta artış olgusunun bir işareti olarak algılanabilir. Bununla birlikte suç olgusunu sadece sağlıksız kentleşme süreci ile ilişkilendirmek yanlış olacaktır.

Tablo incelendiğinde, kişi başına düşen milli geliri en yüksek ülkelerin yer aldığı Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’nın da azımsanamayacak suç istatistiklerine sahip olduğunu görülür.

 

 

Benzer bir biçimde, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kentleşme ve suç arasındaki ilişkiyi inceleyen bir başka çalışma 1993 yılı içerisinde nüfusu beş yüz bini geçen kentlerdeki suç oranının nüfusu elli binden az olan yerleşim yerlerine göre dört kat daha fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır (Levitt 1998). Bu durum özellikle nüfusu kalabalık olan kentlerde suç işleme oranlarının arttığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Suç ve kentleşme arasındaki ilişkinin bir diğer boyutu ise kentte artan suç oranı ile birlikte özellikle gelir düzeyi yüksek sakinlerin kenti terk etme ve taşrada yaşama oranlarındaki yükselmedir.

Cullen ve Levitt (1996:166-167), yapmış oldukları çalışmada, artan suç oranlarının mağdurlara verdiği doğrudan zararların dışında kent merkezinde yaşayanların kenti terk etme davranışı içerine girdiklerini belirtmişlerdir. Artan suç oranı ile birlikte kentten ayrılma davranışı daha çok eğitim düzeyi yüksek ve çocuklu ailelerde gözlemlenen bir olgu olduğunu belirtmektedir.

 

ABD’DEKİ SUÇ KORKUSUNUN SOSYODEMOGRAFİK ANALİZİ

Bu çalışmada, Amerikalı yetişkinler arasındaki suç korkusunun sosyo-demografik bağıntıları analiz edilmiştir. ABD’de yapılan Genel Sosyal Araştırması’nın (General Social Survey) veri setinden yararlanılarak, 850 yetişkinden oluşan bir örneklemle sosyo-demografik faktörlerin suç korkusuna etkisi değerlendirilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek üzere seçilen ikili lojistik regresyonun analizinin sonuçlara göre, yüksek gelirli insanlar daha az suç korkusuna sahiptir. Amerikalı erkekler, kadınlara kıyasla suç mağduru olmaktan daha az korkmaktadırlar.

Siyahlar ve diğer ırk grupları beyazlara kıyasla daha çok suç korkusuna sahiptirler. Sosyal sınıfı düşük olan katılımcıların suç korkusuna sahip olmaları daha çok muhtemeldir. Son olarak, televizyon izleme süresi, yaş ve eğitim ile suç mağduru olma korkusu arasında önemli bir bağıntı bulunamamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin genelinde suç oranları azalmasına rağmen suç korkusu toplumsal ve özel hayatta hala önemli bir problem olarak görünmektedir (Whitley ve Prince, 2005). Suç korkusu hayatın her kesitinde etkili olmakla birlikte, insanların yaşam kalitesini de etkilemektedir (Grabosky, 1995; Green vd. 2002, Doran ve Burgess, 2012). Suç korkusu, insanların gerek fiziksel aktivitelerini sınırlamakta gerekse de ruh sağlığını tehdit etmektedir (Stafford vd., 2007). Son 20 yıl içerisinde suç oranlarındaki düşüşe rağmen (Galloup, 2010) Amerikan toplumunun hala suç mağduru olmaktan korkması, toplumda suça dair korkuların altında yatan nedenleri araştırmaya teşvik etmektedir (Bayley ve Anderson, 2006).

Suç korkusu araştırmalarının çoğunda bireysel özellikler, toplumsal çeşitlilik ve sosyal düzensizlik gibi etkenler ele alınmaktadır (Lane ve Meeker, 2000). Bununla birlikte, kentlere özgü etkenlerden kaynaklanan suç korkusu da pek çok çalışmanın ana konusu olmuştur. Sosyal ve ekolojik çevrenin insanların güvenlik algısı üzerinde belli etkileri olduğu ve yüksek düzeyde suç mağduru olma korkusu taşıyan insanların, şehirlerin sosyal olarak düzensiz bölgelerinde yaşadıkları çalışmalarla ortaya konmuştur (Lögdberg vd., 2004; Whitley ve Prince, 2005). Şehirlerin belirli bölgelerinde ve sosyo-ekonomik düzeyi düşük yerleşim yerlerinde (ABD’de genellikle azınlık gruplarının yaşadıkları yerlerde) korkuyu artıran önemli etkenler tespit edilmiştir. Özellikle, sosyal düzensizliğin yaşandığı kentlerin bazı bölgelerinde, terk edilmiş ve bakımsız evlerin varlığı, sokak çetelerinin faaliyetleri ve hatta uyuşturucu madde satıcılarının olduğu bir çevre, halkı olumsuz yönde etkilemekte ve güvenlik duygusundan yoksun bir şekilde yaşamalarına neden olmaktadır. Dolayısıyla, kentlere özgü etkenler insanların kaygı ve stres düzeylerini arttırmaktadır(Pain, 2000; Lögdberg vd., 2004). Bu durumu destekler mahiyette, Rutter (1981) kentlerin bazı bölgelerinde yaşayan insanların sosyal düzensizlik ve suç olayları gibi faktörlerden dolayı suç korkusundan daha çok etkilenmeye meyilli olduklarını ileri sürmüştür (akt. Lögdberg vd., 2004). Mevcut yazın incelendiğinde suç korkusunu tetikleyen pek çok sosyal ve ekolojik faktör göze çarpmaktadır. Bu çalışmada ise Amerikalı yetişkinler arasında görülen suç korkusunun sosyo-demografik bağıntıları analiz edilmiştir. Bununla birlikte, daha önceki çalışmalarda televizyon izlemenin suç korkusuna dair etkileri nadir olarak çalışılan bir konudur (Weitzer ve Charis, 2004). TV haberleri ve diğer haber programlarının suç olaylarına aşırı vurguda bulunarak ve yaşanan olumsuz tecrübeleri ve olayları görsel-işitsel olarak izleyicilere ulaştırarak, çevrenin güvensiz olabileceği algısını izleyicilerin bilinçaltına yerleştirmesi, adeta suç mağduru olma korkusunu işlemesi ve yaygınlaştırması akademik olarak incelenmesi gereken bir konudur. Bundan dolayı, bu çalışma televizyon izlemenin suç korkusuna etkisini de test etmiştir. Sosyal medyanın, TV haberciliğinin ve diğer mobil iletişim araçlarının en yaygın kullanıldığı bir ülke olan ABD’deki suç mağduru olma korkusuna ilişkin bulguların farklı bir sosyo-kültürel yapıya sahip ülkemiz literatürüne aktarılması amaçlanmıştır.

Çalışmada, literatür taraması, yöntem, veri analizi ve sonuçların değerlendirilmesine yer verildikten sonra, gelecekte yapılacak çalışmalar için önerilerde bulunulmuş ve çalışmanın sonuçları esas alınarak, problemin çözümüne yönelik hususlara değinilmiştir.

 

 

 

 

Toplumsal bir sorun olarak suç korkusu ve tanımı

İsveç’te yapılan bir başka çalışmada, Lögdberg vd. (2004) şehirde yaşayan erkeklerin kırsal bölgede yaşayan erkeklere kıyasla suç mağduru olmaktan daha fazla korktuklarını bulmuşlardır. Donder vd. (2005) yaşlı insanlardaki suç korkusuna etki eden önemli faktörleri incelemişler ve ilerleyen yaşın suç korkusunu etkileyen önemli bir unsur olduğunu tespit etmişlerdir.

Çalışmalar, ayrıca yüksek suç korkusu taşıyan insanların, şehirlerin sosyal olarak düzensiz bölgelerinde yaşadıklarını ortaya koymuştur (Lögdberg vd., 2004; Whitley ve Prince, 2005).

Bulgulara göre, suç korkusu, kentsel ekolojinin ortaya çıkardığı stres faktörlerinden kaynaklanmaktadır. Şehirden kaynaklı stres faktörleri bireylerde kaygı ve gerginlik düzeylerini artırmaktadır (Lögdberg vd., 2004). Dupéré ve Perkins’e (2007) göre kentsel bölgelerin sosyo-ekonomik özellikleri suç korkusunun önemli bir belirleyici faktörüdür. Ekonomik ve sosyal olarak dezavantajlı mahalleler, suç korkusuna yol açan olumsuz stres faktörlerini de barındırmaktadırlar. Bu tarz yerleşim yerlerinde sosyal bağların zayıf olması ve sosyal kontrolün de bu nedenle az olması (sorumluluk sahibi mahalle sakinleri ya da komşu gözetimi programının yokluğu) suç mağduru olma korkusunu arttırmaktadır. ABD’nin Florida eyaletinde yapılan bir başka çalışma ise yerel televizyon haberlerinin suç oranlarının yüksek olduğu çevrelerde suç korkusunu daha da arttırdığını göstermektedir (Weitzer ve Kubrin, 2004).

Bu etki diğer çalışmalarda tam olarak ispatlanamasa da televizyondaki suç haberleri suç korkusunun kaynaklarından biri olarak görünmektedir (Grabosky, 1995). Suç belli bir bölgedeki mağdurlar için ciddi bir problem olmakta, bu suçlarla ilgili televizyon haberleri ise dünyada yaşayan milyonlarca insan üstünde şok edici bir etki bırakmaktadır (Lowry vd., 2003).

Suç korkusunun sosyal hayata yansıması Suç mağduru olmaktan korkan insanlar, mağdur olmamak ve kendi bireysel alanlarında güvende olmak için bazı davranış çeşitleri geliştirme eğilimindedirler. Gates ve Rohe’a (1987) göre, suç mağduru olmamak için insanlar sakınma, koruma ve ortak girişim davranışları olmak üzere üç tür davranış sergilerler (akt. Lane ve Meeker, 2000). Toplumun yaşadığı belli alanlarından uzak durma ya da evden çıkmama gibi sakınma davranışları bireyin eylemlerini kısıtlayarak mağdur olma riskini azaltmaktadır. Bu tarz korunma davranışları daha çok tepkisel yaklaşımlar olup, silah edinme ve dışarıda yalnız kalmama gibi bireysel korunma tedbirleri almaya sebep olmaktadır.

Suç önleme stratejileri ve programları; Suç ve suçluluğun önlenmesi denilince pek çok kimsenin aklına suçluları yakalayıp adalete teslim ederek potansiyel suçluları, caydırma, suçlunun davranışını değiştirme ve böylece gelecekte işlenecek olan suçların önüne geçme çalışmaları gelebilir. Fakat günümüzde suçun önlenmesi denilince bu nosyon kastedilmemekte, daha suç işlenmeden önce sebeplerini ve işlenme fırsatlarını çeşitli müdahale stratejileri ile azaltma çalışmaları anlatılmak istenmektedir.

Klasik hale gelmiş bir tasnife göre, suçun önlenmesi konusunda üç temel perspektif vardır: Birincil suç önleme, gerçek ve potansiyel suçluları dikkate almadan suç işleme imkanlarını azaltan suç önleme stratejileri; ikincil suç önleme, suçluluğu önlemeyi yani suç işleme riski altında bulunduğu düşünülen kimseleri hedefleyen politikaları; üçüncül suç önleme, en az bir suçtan mahkum olanlarını esas itibariyle mahkeme tarafından verilen cezaları uygulamak suretiyle suç kariyerlerine devam etmelerini engellemeyi yani suçluların rehabilitasyonunu ifade eder (Dağ, 2003: 106-109).

 

Çağdaş bir toplumda da polisin temel görevi; suçu önlemek ve ortaya çıkarmak, toplumsal düzenin sağlanması ve korunması, acil durumlarda kişilere destek sağlamak, insan haklarını korumayı ve saygıyı içerir (Kelly, 2000: 28).

Suçun Önlenmesi

Suç olgusuna uzun vadeli ve kalıcı çözüm bulabilmek için bir yandan suçun nedenlerinin bilimsel olarak araştırılması diğer yandan suçla mücadelenin yine bilimsel veri ve metotlar kullanılarak yasal ve meşru sınırlar içerisinde yürütülmesiyle mümkündür. Dolayısıyla polislik alanında yapılan bilimsel çalışma ve yayınlar suç ile mücadelede en az polisiye operasyonlar kadar önemli ve gereklidir.

Suç korkusu, değişik suç türleri için farklı derecelerde kendini göstermektedir. En çok korkulan, mağdur olunabileceği düşünülen suç çeşitlerine bakıldığında, birçok insan, özellikle yaşlılar, hırsızlık, kapkaç ve gaspa karşı özel bir korku duymaktadırlar. Geceleri duyulan suç mağduru olma korkusu ise gündüze göre daha fazladır. Bunun yanı sıra, yalnız kanunlara saygılı vatandaşlar değil, suç işlemiş olanlar ve potansiyel suçlular da suç mağduru olma korkusunu taşımaktadır.

Suç önleme konusunda bilinçlendirme çalışmalarında ulaşılması gereken dört önemli hedef kitle bulunmaktadır. Bu hedef kitle şunlardır (Geleri, 2006): 1.Genel olarak toplumun hepsi. 2.Potansiyel suç mağdurları (yaşlılar, çocuklar, özürlüler ve bayanlar).

3.Yüksek risk grubundaki kişiler (kuyumcular, veznedarlar ve döviz büroları).

4.Gerçek (fiili) suç mağdurları.

Suç önleme kampanyaları bu alan içerisinde önemli bir yere sahiptir. Bu projenin daha geniş kitlelere hitap edebilmesi ve başarıya ulaşabilmesi için halkın bu konularda bilgilendirilmesi, ikna edilmesi, gönüllü olarak bu çalışmalara katılması ve destek vermesi çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu bağlamda; kolluk güçleri, ilgili kamu ve özel kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve vatandaşlar, bir araya gelerek can ve mal güvenliği ile ilgili olarak alınabilecek önlemler konusunda işbirliği yapmalı, yazılı ve görsel basının desteğini de sağlamak suretiyle toplumsal duyarlılık oluşturulmalıdır. Yaşlılar, çocuklar, özürlüler ve bayanlar suç mağduru olma riskini diğerlerine göre daha yüksek seviyede taşıyan potansiyel mağdur tiplemeleridir. Bu gruplarda yer alan kişiler, herhangi bir suça maruz kalmaları halinde kendilerini güçlü bir şekilde savunma yeteneğinden mahrumdur. Kuyumcular, döviz büroları ve veznedarlar, mesleki durumları ve sahip oldukları ekonomik değerleri nedeniyle toplumun diğer üyelerine göre daha fazla hedef olma riskini taşırlar. Her gün rutin bir şekilde yüksek miktarda nakit para ve/veya altın bulunduran veya alışveriş yapmak amacıyla gelen paralı kişilerin bulunduğu bu tür yerler ve işyeri sahipleri, potansiyel suçlular için oldukça cazip hedeflerdir. Suç önleme kampanyalarının üçüncü önemli hedef kitlesi ise gerçek (fiili) suç mağdurlarıdır. Bu mağdurlar uğramış oldukları zararın giderilmesi, ileride bir daha mağdur olunmaması için alınması gereken tedbirler konusunda bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir.

Grabosky (1995) suç korkusunun karmaşık doğasıyla başa çıkabilmek için kamu ve özel sektördeki girişimcilerin birbirleri ile işbirliği içerisinde olmaları gerektiğini belirtmektedir. Bu anlamda, toplum suç önleme ve daha güvenli bir ortam sağlama yönünde düzenli toplantılarla bilgilendirilmelidir. Johnson-Dalzine vd.’ne (1996) göre, suçu önleme stratejilerine yönelik çalıştaylar yaşlı insanların suça maruz kalma olasılıklarını düşürme yönünde tutum ve alışkanlık geliştirmelerinde yardımcı olmuştur. Diğer yandan, problem üzerinde medyanın farkındalığının artırılması, toplumu ilgilendiren bu önemli probleme karşı duyarlılığı artıracaktır.

Problemin çözümünde atılacak bu adımlar, suça maruz kalmayı ve televizyon ekranlarındaki korkunç görüntüleri azaltacaktır. Televizyon programları ile bilinçaltına yerleştirilen suç korkusunu çözmenin en iyi yolu bu alanda politika geliştirilmesi ile mümkündür. Mevcut çalışmalar medyanın kendi çabasıyla televizyon programlarını nasıl düzenlediğine dair kısıtlı bilgi sunmaktadır.

Ancak, konu hakkında kamu kurumları, özel kurumların tedbirlerine kıyasla daha iyi sonuçlar elde edebilirler. Nitekim güvenli bir ortam sağlamak hükümet ve kanunları uygulayan kurumların en elzem görevlerinden birisidir. Dahası, resmi kurumlar toplumdaki suç korkusunu azaltmaya yönelik uygulanacak birçok program ile uzun vadede daha önemli bir rol üstlenebilir.

Grabosky’nin (1995) çalışması resmi düzeyde atılacak adımlarla ilgili görüşü desteklemektedir. Bu çerçevede, kanun uygulayıcı kurumlar ve kamu kurumları suç önlemeyi, suç olayları hakkında bilgilendirme yayınları yapma ve vatandaş dostu iletişim merkezleri oluşturma gibi toplum odaklı programlarla nispeten başarabilirler. Ayrıca, problemin çözümüne toplum ve medya işbirliği ile odaklanılırsa, insanların zihnindeki suç korkusu azalacak ve yaşam kalitesi de artacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

1.ADU-MIREKU, Samuel (2002, “Fear of Crime Among Residents of Three Communities in Accra, Ghana,” International Journal of Comparative Sociology, 43/2: 153-168.

2.CLEMENTE, F./KLEIMAN, M. B. (1977), “Fear of Crime in the United States: A Multivariate Analysis,” Social Forces, 56/2: 519-531.

  1. Vanderschueren, F., (1996), “From violence to justice and security in cities” , Environment and Urbanization Vol 8, No 1, April, pages 93-112 .

4..BROOKS, James (1974), “The Fear of Crime in the United States,” Crime and Delinquency, 20/3: 241-244.

  1. Levitt, D, S,. (1998) “The Relationship between Crime Reporting and Police: Implications for the Use of Uniform Crime Reports” Journal of Quantitative Criminology, Vol. 14, No. 1, ,61-81
  2. Cullen J, B ., Levitt D, S,. (1999), “Crime, Urban Flight, and the Consequences for Cities”. Review of Economics and Statistics 81(2): 159-169.
  3. WHITLEY, R. & Prince, M. (2005) “Fear of crime, mobility and mental health in inner-city London, UK”, Social Science & Medicine, 61, ss. 1678–1688.

8.STAFFORD, M., Chandola, T., & Marmot, M. (2007) “Association between fear of crime and mental health and physical functioning”, American Journal of Public Health, 97 (11), ss. 2076-2081.

  1. LOGDBERG B, Nilsson L. L, Levander M. T, & Levander, S. (2004) “Schizophrenia, neighbourhood, and crime”, Acta Psychiatr Scand, 110, ss. 92–97.
  2. WEITZER, R. & Charis, E. K. (2004) “Breaking news: How local TV news and real-world conditions affect fear of crime”, Justice Quarterly, 21(3), ss. 497-520.
  3. GRABOSKY, P. N. (1995) Fear of crime and fear reduction strategies. AIC publications, 44, 1-5. Erişim adresi: http://www.aic.gov.au/publications/tandi/tandi44.html
  4. LOWRY, D. T., Nio, T. C. J., & Leitner, D. W. (2003) “Setting the public fear agenda: A longitudinal analysis of network TV crime reporting, public perceptions of crime, and FBI crime statistics”, Journal of Communication, 53 (1), ss. 61-73.
  5. LANE, J. & Meeker, J. W. (2000) “Subcultural diversity and the fear of crime and gangs”, Crime & Delinquency, 46 (4), ss. 497-521.

14.WHITLEY, R. & Prince, M. (2005) “Fear of crime, mobility and mental health in inner-city London, UK”, Social Science & Medicine, 61, ss. 1678–1688.

  1. Kelly, L., Kadınlar ve Çocuklara Yönelik Şiddete Karşı Polislikte Görüş,

Yenilik ve Uzmanlık, Council of Europe: 2000

16.Geleri, Aytekin, (2006), “Türkiyede Suç Mağdurlarına Yardım ve Destek Mekanizmaları”, Bahar, H.İ. Suç Mağdurları, Ankara: Adalet Yayınları.

17.GRABOSKY, P. N. (1995) Fear of crime and fear reduction strategies. AIC publications, 44, 1-5.

  1. JOHNSON-Dalzine, P., Dalzine, L., & Stanley, C. M. (1996) “Fear of criminal violence and the African American elderly: Assessment of a crime prevention strategy”. The Journal of Negro Education, 65 (4), ss. 462-469.

19.GRABOSKY, P. N. (1995) Fear of crime and fear reduction strategies. AIC publications, 44, 1-5

 

enfal suresi ganimetlere yaklaşım

bu makale ekşi sözlükteki ufku iki katına çıkaran şeyler başlığında yazılan enfal suresi ganimetlere yaklaşımla alakalı eleştiriye yönelik hazırlanmıştır. (ilgili metinden kısaca bahsettim.)

ayet kırpma uzmanları gelip kuranı bütünsel yapısından alıp güya kurandaki ayetleri islam çok savaşçı aslında üretmeyi bilmiyor ki diye eleştirmişler. güya bunun da ufku iki katına çıkarması gerekiyormuş.

güya islam toplumlarının geri kalma sebebi de buymuş. ki kuran hakkında hiçbir şey bilmeyen sadece bu ayetleri gören biri için mantıklı görünebilir, öncelikle aşağıdaki ayetleri ve ilgili eleştiriyi okuyalım bakalım:

“-sana savaş ganimetlerini soruyorlar. de ki: ganimetler allah ve peygamber’e aittir.(enfal suresi 1.ayet)

+haydaaa!
-tamam la tamam.

-ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri allah’a, resulüne, onun akrabalarına….(enfal suresi 41. ayet)

-sana savaş ganimetlerini soruyorlar.

elbette ganimetleri soracaklardı. boşuna mı o kadar fethe(!) çıktılar.

kuran’da tam 13 ayette ganimet kelimesi geçer. enfal suresi ganimet dağıtımına ilişkindir.”
şimdi ilgili sureyi kuran içerisindeki diğer savaşla ilgili sureleri beraber inceleyelim ordan iki ayet aldım koparttım bunları analiz edeceğim şeklinde değil, aa tabi fethe çıkmışlar eleştirisi de oldukça salakça nitekim kurana göre kafana göre canın sıkıldıkça savaş ilan edemezsin.
aynı sure içinde yer alan başka bir ayet.
“27. ey iman edenler! allaha ve peygambere hainlik etmeyin. bile bile kendi (aranızdaki) emanetlerinize de hainlik etmeyin. ”
burada emanet kavramına değiniliyor ve bu şiddetli bir şekilde emrediliyor.
ayrıca ilgili surede kimlerle savaşıldığı hakkında :
“30. hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (mekke`den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. onlar tuzak kuruyorlar. allah da tuzak kuruyordu. allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. ”
şimdi düşünelim birisi seni öldürmeye çalışıyor, sen ne yapacaksın, kendini korumayacak mısın? ne yaparsa yapsın mı diyeceksin?
sonra diyelim düşman olan şahsı yakaladın ne yapacaksın? hapse atmayacak mısın? diyelim ki attın. peki sonrasındaki kalan malları ne yapacaksın? yakacak mısın? kalan mal peygamber döneminde ne olabilir ki zaten? adamın banka hesabına mı el koyacaklar sanki? o zamanlar ne kadar taşınabilir mal var ki ?

“Ayırım gününde, iki ordunun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize ve ALLAH’a inanıyorsanız, bilin ki elinize geçen her ganimetin beşte biri ALLAH’ın ve Elçisinindir. Bu pay, akrabalar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışların hakkıdır. ALLAH herşeye Güç Yetirendir.”
bu ayette diyor ki öksüzler yoksullar ve yolda kalmışlara veriliyor diyor. zaten allah resulünün hayatında anlatılana göre adam sarayda mı yaşıyor? ne sanıyorsunuz ki?
kuranda ekonomik paylaşımın nasıl yapılması gerektiğine dair çok açık bir ayet:

“71. Allah rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, ellerinin altındakilere kendi rızıklarını vermiyorlar ki, o rızık hususunda eşit olsunlar. Yoksa Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”
yani kuran’a göre kişiler farklı yönetimsel hiyerarşide yer alabilirler ama eşit kazanmalılar.
bu eleştiren adam ayrıca bahsetmiş apple gibi markaları yaratan batı toplumları çok çalışkan falan. bu toplumsal zenginliğin bencil de bir tarafı yok mu? türkiye’de aynı işi yaparak avrupadaki adamdan daha az kazanmıyor muyuz? avrupalı bir ülkede iş bulacak durumda olmana rağmen avrupalıların yasaları sana dur bakalım work visa’n nerde demiyor mu? çok çalışkan çin ürünlerini üretirken kaç işçinin emeğini sömürüyor?

[https://sozluk.alimallah.com/enfal-suresi-186 enfal suresi]
[https://sozluk.alimallah.com/nahl-suresi-1538 nahl suresi]

Hindistanda Şizofreninin Cezai Sorumluluğu

ÖZET

Şizofreni kişinin gerçekle ilişkisini kaybetmesine neden olan ve bu yönüyle kişiyi adli problemlere doğru yönlendirme riski olan, kalıtım ve çevre etkileşmesi sonucu ortaya çıkan psikiyatrik bir hastalıktır. Hastalığın kalıtımla güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiş olması ve kişinin gerçekle bağının kaybolmuş olması bu psikiyatrik sorun sonrasındaki cezai sorumluluk konusundaki yargıları da derinden etkilemiştir. Bu makalede cezai sorumluluk ve şizofreni arasındaki bağ ve adalet sistemi ele alınacaktır. Bu konu ele alınırken hukuki açıdan referans alınan ülke ise Hindistan’dır. Hindistan’daki hukuk sisteminin tarihi değişimiyle beraber akıl hastalıklarıyla ilişkili yasaların oluşmasından söz edilmiştir.

GİRİŞ

Şizofreni, toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen, genellikle 25 yaşından önce başlayan, bütün sosyal sınıflarda görülen, kişilerarası ve mesleki işlevselliği bozan ve süreğen seyreden çok yönlü bir hastalıktır.1

Şizofreninin yüz kişiden birini etkiliyor olması bu konunun önemine dair güçlü somut bir belirti olarak düşünülebilir. Şizofreninin cezai sorumluluğu konusundaki perspektifimizi genişletmek için şizofreniden ve cezai sorumluluğa sahip olmaktan detaylı bir şekilde bahsetmek yararlı olacaktır.

Şizofreninin başlıca belirtileri; sanrılar ve varsanılar, düşünce, konuşma ve davranış bozuklukları, duygularda ve duygulanımda bozulmalar, bilişsel kayıplar ve irade kaybıdır. Burada cezai sorumlulukla ilişkisi olan en anahtar belirtiler olarak bilişsel kayıplar ve irade kayıpları düşünülebilir. Bu iki kayıptan ayrı olarak bahsedilse de aslında iki kayıp da birbiriyle ilişkilidir. Hatta biri diğerinin sonucu olarak da düşünülebilir. Bilişsel fonksiyonların bozulmuş olması kişide irade konusunda da kayıplara neden olacaktır. “Aslına bakılırsa geçmişten beri süregelen insan gerçekten iradeye sahip midir?” sorunsalı şizofrenin cezai sorumluluğunun belirsizliğiyle benzer temele sahiptir. Çünkü iki sorunsalın da temelinde kişinin davranışlarına yön verebilecek bir mekanizması var mı sorusu yer alır.

Kişilerin cezai sorumluluğunun olabilmesi için yaptığı davranışların sonuçlarını algılayabiliyor olmaları ve kontrol edebilmeleri gerekir. Kişiyi bir konuda cezalandırabilmek için de kişinin bu konuda sorumluluğu olması gerektiğini düşünmek doğal olacaktır.

Aynı şekilde diğer bahsedilen belirtiler de şizofreni sırasında işlenen suçlarda cezai sorumluluğun neden olmaması gerektiğine dair ışık tutabilir. Örneğin düşünce bozuklukları belirtisi mantıklı, tutarlı düşünce yapısından uzaklaşmayla ilişkilidir. Yine bilişsel fonksiyonlarla ilgili bu bozulmayla beraber kişide paranoid hezeyanlar görülebilir. Yine paranoid hezeyanlar da şiddete yol açabilecek adli olaylara neden olur.

Şizofreni konusunda yapılan araştırmalar doğrulamıştır ki şizofreni artan şiddet riskiyle ilişkilidir (Walsh et al., 2001; Mullen, 1997). Ancak her paranoid hezeyanı olan şizofreni hastası şiddete başvurmamaktadır. Bir araştırmaya göre şiddete başvuran şizofreni hastaları şiddete başvurmayan şizofreni hastalarına göre empatik sonuç çıkarmada daha fazla zorluklar yaşarlar. Aynı zamanda başkalarının bilişsel durumlarını anlamada da güçlük çektikleri görülmüştür (Abu-Akel and Abushua’leh, 2004).

Cezai sorumlulukla ilişkilendirmem gerekirse, kişinin kalıtım yoluyla edindiği ve kişide empatik sorunlara yol açan bir hastalık, gribin insan sağlığını etkilemesine benzer bir sorun yaratıyor gibi düşünülmelidir. Şizofreninin değiştirdiği davranışlar üzerinden insanları yargılamak da kişileri gribe sahip olmaktan dolayı yargılamaya benzeyecektir.

Ancak şizofreniye sahip olmanın kişinin ne kadar davranışlarıyla ilişkilendirileceği, kişinin suç sırasında şizofrenik belirtilerle mi bu suçu işlediği belirsizliği yasalar üzerinde de etkiler yaratacaktır, belirsizliklere yol açacaktır.

Ceza Hukukunda Akıl Hastalığı Kavramı ve Sınıflandırılması

Sözlük anlamı olarak akıl hastalığı bireyde sıkıntı duygusu yaratan ve zihinsel işlevlerinin önemli bir bölümünde bozukluğa yol açan psikolojik ya da psikofizik belirtiler bütünüdür.(Ana Britanica, 1993: 247) Dönmezer ve Erman’a göre akıl hastalığı psikiyatri bilimince anlayabilme ve isteyebilme yeteneklerine etkisi kabul edilip de marazi bir hal gösteren akli melekelerdeki her türlü bozukluktur.(Dönmezer- Erman, 1994: 170) Erem’e göre akıl maluliyeti ruhi veya akli gelişimin tamamlanamaması yahut oluşmuş melekelerin tamamen veya kısmen kaybedilmiş olması halinde ortaya çıkar.(Erem, 1984: 593)

Psikiyatri bilimi akıl hastalığını uzun süreli ve tekrarlayıcı vasıfta bir davranış kalıbı halini almış sebatsız, tutarsız, tuhaf, cevap oranı bozuk davranış çeşitleri olarak tanımlar.(Dinçmen, 1984: 21) Akıl hastalıklarının temel tasnifi psikoz ve nevroz ayrımıdır. Fakat günümüzde akıl hastalıklarını daha iyi tanımak ve bu hastalıkların suç ile ilgisini belirlemek için iyi bir sınıflandırma yapmak gerekir. 1952 yılında çıkan DSM-I de ( Ruhsal Bozuklukların Tanı ve İstatiksel El Kitabı) ruhsal bozuklukları sınıflandırmıştır. Dünya Sağlık Örgütü de 1968’de ICD-8, 1979’da ICD-9 yayınları ile uluslar arası bir tanı dizgesi oluşturmuştur. Son olarak Dünya Sağlık Örgütü ICD-10 dizgesini 1992 yılında yayınlamıştır.( American Psychiatric Association, 1987: 45,ICD- 10, 1992: 18)

Akıl Hastalığı ve Suç

Mevcut düzende kendi yaşantımızı idame ettirirken üstlendiğimiz roller arasında çatışma veya dengesizlik suç faktörünü ve onun dış çevresini oluşturan suçlu psikolojisini gündeme getirir. Suçun nedenleri araştırılırken psikolojik veya biyolojik nedenler bir arada mütalaa edilir. Ayrıca insanın biyolojik, psikolojik yapısıyla bir iç dünyası ve aynı zamanda toplum içinde yaşaması insan-insan, insan-toplum ilişkileri içinde bulunması itibariyle bir dış dünyası vardır. Suç da bu iki dünyanın etkisi altındadır. (Yücel, 1987: 25)

Akıl hastalığı ile suç arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kendilerinde bazı anomaliler bulunan akıl hastaları içinde bulunduğu sosyal şartlara tamamıyla uyum sağlamadığı taktirde kendilerini suç işlemekten alıkoyamazlar. (Aktan, 1988: 91,Geçtan, 1988: 65) Ayrıca akıl hastalarının suç işlemesinde sosyal ve kültürel etkiler unutulmamalıdır. Akıl hastalarına karşı çevrenin takındığı tavırda onları suça itmektedir. Çevresine karşı uyum sorunu olan akıl hastası prestij kazanmak için suç işleyecektir. Bu nedenlerle suçlu dünyasına giren akıl hastalarının çoğu mala karşı suçlar, yataklık, gözcülük ve sair nedenlerle diğer suçlulara yardımcılık, uyuşturucu madde kaçakçılığı gibi suçlar işlemektedirler. Ülkelerin yasalarına bakıldığında ise akıl hastalığı ile ilgili bazı farklılıkların ve gelişmelerin olduğu görülür. Akıl hastalığıyla alakalı bir ülkenin değişimini gözlemlemek için o ülkenin hukuki özelliklerine yoğunlaşmak oldukça yararlı olur.

Hindistan’ın Yasal Sistemi ve Ruh Sağlığı

1.027 milyar nüfusu ile dünyanın ikinci en kalabalık ülkesi olan Hindistan, tam bir zıtlıklar ülkesidir. Dünyanın en büyük endüstri ülkeleri arasında yer alırken, yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin olumsuz özelliklerinin çoğuna da sahiptir.

Antik Hindistanın zengin bir yasal sistemi olmasına rağmen şu anki ülkenin yasal sistemi büyük ölçüde İngiliz yasal sistemine aittir.(Narayan and Shikha, 2013 ) Hindistan’da akıl hastalığının yasalarla ilişkisine değinmeden önce Hindistandaki akıl hastalığının görülme sıklığına bakmak yararlı olabilir.

Hindistan’da13 psikiyatrik epidemiyolojik çalışmanın (n = 33 572) bir meta-analizi, tahmini % 5.8 oranında bir prevalansı vermiştir (Reddy & Chandrasekhar, 1998).

Organik psikoz (% 0.04),

Alkol / uyuşturucu bağımlılığı (% 0.69),

Şizofreni (% 0.27),

Duygulanım bozuklukları (% 1.23),

Sinir bozuklukları (% 2.07),

Zihinsel gerilik (% 0.69)

Epilepsi (% 0.44)

Makalede temelde araştırılan psikiyatrik hastalık olan şizofreni için prevelansın %0.27 olduğu görülmektedir.

Hindistan’da ayrıca intihar, ölümlerin en büyük 10 nedeni arasında yer alıyor ve Ulusal Suç Kayıtları Bürosu, 2004’ten bu yana% 15.8 artışla 1.31.666 intihar 2014 kaydetti. Dönemdeki on yıllık nüfus artışı% 14.6 idi.

Zihinsel sağlık ile ilgili daha önceki yasalar öncelikle zihinsel hastalıkları olan ve toplumun korunması olan kişilerin gözetim altındaki yönleriyle ilgiliydi. Hint yasaları aynı zamanda yeterliliğin belirlenmesi, toplumun sorumluluğu ve refahının azalması ile ilgilidir. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (UNCRPD)2006’da kabul edildi. Bununla birlikte ruh sağlığı yasası 1987 yılında hazırlanmış ve engelliler yasası 1995 yılında hazırlanmış ve hala üzerinde revizyonlar yapılmaktadır. İnsan hakları aktivistleri ise ruh sağlığı bozuk olanların yasal haklarıyla alakalı yasalarda değişiklikler yapılması üzerinde baskı uygulamaktadırlar.

Hindistan’ın antik çağlarda, tarihsel olarak bağımsız bir hukuk teorisi ve uygulaması olan farklı bir hukuk geleneği vardı. Dini reçete ve felsefi söylem meselesi olarak hukuk, Hindistan’da muhteşem bir tarihe sahiptir.

M.Ö. 400 yılından kalma Arthashastra ve MS 100 yılındaki Manusmriti, Hindistan’daki etkili anlaşmalardandı. Bu anlaşmalar da yasal rehberler olarak kabul edilmiştir. Manu’nun merkezi felsefesi hoşgörü ve çoğulculuktu.

İslami yönetim sırasında ise Şeriat kanunu Hindistan’a geldi; ancak esasen Müslüman nüfusa uygulanmıştı.

Hindistan, İngiliz İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğinde, geleneğin yürütülmesinde sorunlar oldu ve Hindu ve İslam yasaları ortak hukuk tarafından değiştirildi. Sonuç olarak, ülkenin bugünkü adli sistemi büyük ölçüde İngiliz sisteminden kaynaklanmakta ve İngiliz öncesi dönemin kurumlarıyla pek az ilişki içindedir.

Çağdaş Hint Yasaları’nın büyük kısmı, kaydedilmiş hukuki örneklere dayalı bir hukuk sistemi olan İngiliz Ortak Hukukuna dayanıyor ve önemli bir şekilde Avrupa ve Amerikanın etkisini göstermektedir ve İngilizler tarafından getirilen birçok mevzuat halen yürürlüktedir.

Bu nedenle, akıl hastalıklarına sahip kişiler açısından mevzuatların çoğunun kökleri İngiliz dönemlerine kadar izlenebilir. Zihinsel hastalık kavramı, zihinsel rahatsızlığın tedavisi ve kanunlar arasında dinamik bir ilişki vardır. Rappeport, psikiyatrlar için mahkemenin “farklı amaç, amaç ve davranış kurallarına sahip başka bir ev olduğunu” belirtti. Psikiyatrist esas olarak zihinsel bozuklukların teşhisi ve hastanın refahı ile ilgilenirken, mahkeme çoğunlukla yetkinlik, tehlikeli olma, sorumlulukların azaltılması ve / veya toplumun refahı ile ilgilenmektedir. Bu nedenle, Hindistan’da da, ruh sağlığı bozuk olanlar ile ilgili daha önceki yasaların çoğu bu yönlerle ilgilendiler. Bununla birlikte, seksenlerden sonra hazırlanan yasalar ruh sağlığıyla alakalı haklara da dikkat çekmektedir.

Hindistan Anayasası, Yasanın öngördüğü usuller haricinde hiçbir kimsenin hayatından veya kişisel özgürlüklerinden mahrum edilmeyeceğini Madde 21’e göre önermektedir.

Bu madde uyarınca yaşam hakkı ve kişisel hürriyet, “çeşitli şekillerde kendini okuma, yazma ve ifade etme, özgürce dolaşma gibi imkanları içermektedir.

Zihinsel Bozuklukların Tedavisini Düzenleyen Hint Yasaları

Psikiyatri ve hukuk arasındaki ilişki, çoğu zaman akıl hastalığının tedavisi sırasında da ortaya çıkar. Akıl hastalığı tedavisinde psikiyatrik hastaların kişisel özgürlüklerinin azaltılması sıklıkla gereklidir.

Dünyadaki çoğu ülkede psikiyatri hastalarının tedavisini düzenleyen kanunlar bulunmaktadır.

Eski Hint hekimliğindeki çeşitli kalıntılarda zihinsel bozuklukların çeşitli biçimlerinin ayrıntılı açıklamaları olmasına rağmen Hindistan’daki akıl hastalarının bakımı İngiliz yeniliğidir.

1858’de Hindistan yönetiminin İngiliz tacının eline geçmesinden sonra, İngiliz yönetimine giren Hindistan’daki zihinsel rahatsızlığı olan kişilerin bakımını ve tedavisini kontrol altına almak için hızlı bir şekilde art arda çok sayıda kanun çıkarıldı.

Bu yasalar:

1858 Lunacy (Yüksek Mahkemeler) Yasası

1858 Lunacy (Bölge Mahkemeleri) Yasası

Hint Lunatic Sığınma Yasası, 1858 (değişiklikler 1886 ve 1889’da kabul edildi)

Askeri akıl hastalığı yasaları, 1877.

Bu kanunlar zihinsel sığınma yerleri kurma ve zihinsel hastaları kabul etme prosedürü yönergeleri vermiştir.

19. yüzyılın ortalarında var olan İngilizlerin rolü, o dönemde Hindistan’daki akıl hastalığı yasalarının arka planını oluşturuyordu.

1858 tarihli çeşitli Kanunlar, zihinsel olarak hasta olanların yasal çerçevesini yansıtıyordu.

20. yüzyılın ilk on yılı boyunca artan politik bilinç ve ulusal aydın görüşlerin bir parçası olarak akıl hastanelerinin acınası koşulları hakkında halkın bilinçliliği konusundaki çalışmalara Hintli aydınlar öncülük etmiştir. Sonuç olarak, Hint akıl hastalığı Yasası, 1912 yürürlüğe girdi. 1912 Yasası, Hindistan’da psikiyatrinin kaderini yönlendirdi.

Akıl hastalığı sığınma yerleri(1922’de zihinsel hastaneler olarak adlandırıldı) şimdi bir merkezi otorite tarafından düzenlendi ve denetlendi. Kabul ve belgelendirme usulü açıkça tanımlanmıştır. Gönüllü kabul hükmü getirilmiştir. Ana husus toplumun üyelerinin akıl hastalığının tehlikeli olmasını önlemek ve bu akıl hastanelerinde akı l hastası olmayan bir kişinin kabul edilmemesine dikkat etmekti. Bu hastanelerde psikiyatrlar tam zamanlı subay olarak görevlendirildi. Ayrıca kanunda zihinsel engellilere yönelik adli muayene hükmü de verilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi BM Genel Kurulu tarafından kabul edildi. Psikiyatri Birliği, 1950 yılında, modası geçmiş ILA-1912’nin yerini alacak bir Akıl Sağlığı Tasarısı Taslağı sunmuştur. Akıl Sağlığı Yasası (MHA-87), uzun süren ve uzun süren bir sürecin ardından 1987’de nihayet yürürlüğe girdi. Kanunun ana özellikleri şunlardır.

-Zihinsel hastalığın ilerici bir biçimde tanır ve tedavi konusunda gözaltında olmaktan çok bakım ve tedaviye dikkatin çekildiği modern bir konsepte sahiptir.

-Psikiyatri hastanelerini-bakım evlerini düzenlemek ve denetlemek ve Zihinsel Sağlık konularında Merkezi /

-Eyalet Hükümetlerine tavsiyelerde bulunmak için Merkezi / Devlet Zihinsel Sağlık Otoritesinin kurulması.

-Zalimce tedavi edilen akıl hastalığı vakalarına karşı polis ve sulh yargıcının olumsuz etkisi üzerinde değişiklikler yapılmıştır.

-Akıl hastalarının insan haklarının korunması.

-Akıl hastalarının vasilik ve yönetimi

Birçok olumlu özelliğe sahip olmasına rağmen, MHA-1987, kurulduğu günden beri eleştirilerin hedefi olmuştur. Bu Kanunda insan hakkı sorunları ve zihinsel sağlık hizmeti sunumu doğru bir şekilde ele alınmamıştır. Kanunda ve kanunda yapılan kurallarda çok sayıda çok karmaşık prosedür, kusur ve saçmalık nedeniyle kanun tamamen uygulanamamıştır. İnsan hakları aktivistleri MHA-1987’nin anayasal geçerliliğini sorguladılar, çünkü herhangi bir yargı organı tarafından uygun bir inceleme yapılmadan kişisel özgürlüklerin azaltılmasıyla alakalı kısıtlamalar içeriyordu.

MHA-87 şu anda Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi’ni (UNCRPD) uyumlu hale getirme değişikliği süreci içindedir.

Engelliler (fırsat eşitliği, hakların korunması, tam katılım) Yasası, 1995 (PDA-95)

PDA-95, engelli olmayanlara karşı gelişimsel faydaların paylaşımında ayrımcılıkların önlenmesi ve engelli kişilerin istismar edilmesi ve istismar edilmesinin engellenmesi amacıyla 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Engelliler için engel olmayan bir çevre sağladı ve hükümetin kapsamlı kalkınma programları için stratejiler planlama sorumluluklarını açıkladı. Engelli insanların sosyal ana akım içine entegrasyonu için özel hüküm sağladı. PDA-95’in akıl hastalıklarıyla olan ilişkisi ise şöyledir, PDA-95 uyarınca, zihinsel gerilik ve zihinsel hastalık engellilik koşulları olarak sınıflandırılır. Bu yasada engelliler için yararlı olacak olan yasalar aynı zamanda akıl hastaları için de yararlı olmuştur. Bu yönüyle de şizofreniyle de ilişkili olan bir yasa olarak düşünülebilir.

Ulusal Güven Yasası-1999(National trust Act-1999)

Bu Kanun otizm, serebral palsili, zeka geriliği olan kişilerin refahı için 1999 yılında çıkarıldı. Bu sorunlara sahip olan kişilerin diğerleriyle eşit yaşaması idealine yaklaştırılmaya çalışıldı. Bu Kanun ayrıca UNCRPD-2006’yı uyumlu hale getirmek ve daha kapsamlı hale getirmek için de düzenlemeye girmektedir.

Akıl hastalıklarıyla ilişkisi ise şöyledir, akıl hastalığının özelliklerinin yönetimi, değiştirilen kanun kapsamında eklenmesi beklenmektedir.

Birleşmiş Milletler Engellilerin Hakları Konferansı – 2006 ve Hint yasaları

UNCRPD” Aralık 2006’da kabul edildi. Mayıs 2008’de Hindistan Parlamentosu tarafından onaylandı.

UNCRPD’yi imzalayan ve onaylayan ülkeler, yasalarını ve politikalarını buna uyum sağlamalıydı. Bu nedenle, Hindistan’daki tüm engellilikle ilgili yasalar şu anda revizyon sürecindedir. Yeni değişikliklerdeki paradigma yasal kapasite, eşitlik ve haysiyet varsayımına dayanıyor.

MHA-87’deki değişiklik süreci yürürlüğe girdikten sonra Zihinsel Sağlık Tasarısı Taslağı 2011 (MHCB) taslağı hazırlandı. MHCB’nin en göze çarpan özelliği, tüm vatandaşlara zihinsel sağlık hizmetleri sunmak ve sağlamak için hükümetle ilgili görevleri güvence altına alması ve bu konuda gereken önlemleri almasıdır. İlgili yasalarda akıl hastalarının insan haklarına ilişkin ayrıntılı hükümler bulunmaktadır ve amaç için ayrı bir bölüm bulunmaktadır. Ayrıca akıl hastaları için, hükümet işlerinde engelliler için önerilen% 7’lik kontenjandan % 1 kota sağlandı. Yine şizofreni de akıl hastalığı tanımı içerisinde olduğu için bu kontenjan şizofreniye sahip olanlar için de geçerlidir.

Hint Sözleşme Kanunları

Hint Sözleşme Yasası, 1872’ye göre, akıl sahibi herhangi bir kişi bir sözleşme yapabilir. Kanunun 12. Bölümünde ise bir kişinin sözleşme yapmak için akıl sahibi olması gerektiği söylenir Bu akıl sahibi olmak ise şöyle açıklanır, kişi söyleneni anlayabilmeli ve rasyonel bir yargı oluşturabilmelidir. Genelde ruhsal sağlığı yerinde olmayan fakat ara sıra ruhsal sağlığı bozuk olan kişiler eğer o sırada akıl sağlığı yerindeyse sözleşme yapabilir. Ancak neyin akıl hastalığı sayıp neyin sayılmayacağı zaman zaman belirsizlik ve karmaşa yaratmıştır.

Genelde ruhsal sağlığı yerinde olan ancak bazen ruhsal sağlığı bozulan kişi ise, sağlıksız zihinsel bir durumda olduğunda sözleşme yapamaz. Tüm bunlar psikotik belirtilerden yoksun olan bir akıl hastasının akli dengesinin yerinde olduğu zaman sözleşme yapabileceği anlamını çıkarabilmemizi sağlar.

Bununla birlikte sarhoş olan veya deliryumda olan bir kişi bir sözleşme yapamaz.

Evlilik ve Boşanma

Özellikle şizofreniye sahip olmak ve evlenmek arasında derin bir ilişki vardır Şizofreni ve şizofreni öncesi bozuklukların her ikisi de evlilik şansını azaltır, evli olanların şizofreni hastalığının hafif bir formuna sahip olan bir grubu temsil ettiği söylenir. Alternatif olarak, evliliğin kendisi (ya da bir eş ile yaşamak), şizofreni başlangıcını veya etkisini hafiflettiği söylenebilir. Mevcut iki tanımlayıcı epidemiyolojik veriye dayanarak bu iki hipotezin hiçbiri kesinlikle reddedilemez. Olayın Hindistan’la olan ilişkisine dönecek olursak hindular için evlilik çok kutsaldır, bu nedenle evlilik törenlerinde sadece geleneksel ritüeller ve ritüeller tam olarak uygulandığında tamamlanmış sayılır. Tabii ki, gelenekler yer, yer değişiklik gösterir.

1955 tarihli Hindu Evlilik Yasası uyarınca, evlilik öncesinde yerine getirilmesi gereken zihinsel rahatsızlıklara ilişkin koşullar aşağıdaki gibidir.

Hiçbir taraf zihinsel sağlığı bozulmasının bir sonucu olarak evliliğe izin veriyor olmamalıdır. Yani evliliğe izin vermek akıl hastalığının bir sonucu olmamalıdır.

Onay verme yeteneğine sahip olsa bile, böyle bir zihinsel rahatsızlıktan veya evlilik ve çocukların doğurulması için uygun olmayacak kadar muzdarip olmamalıdır.

“Zihinsel bozukluk” ifadesi akıl hastalığı veya eksik gelişim, psikopatik bozukluk veya herhangi bir başka bozukluk veya zihin sakatlığı anlamına gelir ve şizofreni hastalığını da içeren bir kapsama sahiptir.

Zihinsel rahatsızlıklara ilişkin hükümle çelişen evlilikler, geçersiz kılınabilir. Geçersiz sayılabilen evlilikler verilen gerekçelerle bir hükümsüzlük kararnamesiyle iptal edilebilen ancak yetkili bir mahkeme tarafından iptal edilene kadar yasal olmaya devam eden evliliklerdir.


Vasiyette Bulunabilme Ehliyeti
 

Vasiyet kapasitesi, kişinin bir isteği gerçekleştirebilecek durumda olduğunun hukuki statüsüdür. Vasiyetnamede bulunabilmesi ehliyeti için bir kişinin tam anlamıyla zihinsel sağlığının yerinde olması gerekir.

Suç Yükümlülüğü

1860’da yayınlanan Hint Ceza Kanununa göre, “Zihinsel bozukluktan dolayı yapılan hareketin doğasını kavrayamayan kişinin suç olarak görülen davranışı suç olarak kabul edilmez.

McNaughton kuralları hint yasal süreci içerisinde önemlidir. Akıl hastalığı için ünlü ilk yasal test, 1843’te McNaughton davasında oluşturuldu. İngiliz Daniel McNaughton, Başbakan’ın sekreterini ateşli silahla öldürdü ve bunu başbakanın kendisine komplo kurduğuna inandığı için yapmıştı. Mahkeme “akıl hastalığı sebebiyle McNaughton’u beraat ettirdi” ve hayatının geri kalanı için McNaughton akıl hastanesine yerleştirildi. Bununla birlikte, dava halka açık bir kargaşaya yol açtı ve Kraliçe Victoria, mahkemeye akıl hastalığı için daha sıkı bir test geliştirilmesini emretti. Bu şekilde Mcnaughton kuralları ortaya çıktı. McNaughton kuralı, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Birleşik Krallık’ta akıl hastalığı için bir standart haline geldi ve halen devletlerin yaklaşık yarısında akıl hastalığı için bir standarttır.

McNaughton Kuralı için birkaç temel kurallar:

-Davacının akıl sağlığının yerinde olduğu ve suç işlemlerinden sorumlu oldukları konusunda bir varsayım vardır.

-Suçun olduğu zamanda, sanık “zihin hastalığı” ndan mustarip olmalıdır.

– Davalı, suçun doğasını anlayabildiği zaman yaptıklarının yanlış olduğunun da farkına varabilir mi?  (“United Kingdom House of Lords Decisions,” 1843).

McNaughton Kuralları ile birlikte, mahkemelerde zihinsel olarak hasta olanların cezai sorumluluğunu tanımlamaktadır ve 84. maddede yer almaktadır .Yüce Divan, her yaştan kişilerin akıl hastalığı gerekçesiyle suçsuz olduğun kanıtlanması gerektiği görüşündedir. Akıl hastalığı nedeniyle savunma sonucunda akıl hastalığı bulunuyorsa, bu kişiler psikiyatri hastanelerine yönlendirilirler.

McNaughton Kurallarına yönelik ise çeşitli eleştiriler de vardı:

-Tıbbi olarak geçerli değil.

-Toplumu tehdit eden ve etmeyen ayrımını yapmada yetersiz olduğu iddia edilir.

SONUÇ

Toplumda şizofreniye sahip olanların doğru bir şekilde yargılanmasını amaçlayan, Hindistan’daki yasalar serüveni üzerinden şizofreni, cezai sorumluluk ve yasalarla alakalı bir yaklaşım oluşturulmaya çalışılmıştır.

Özetle bu çalışma hakkında şunlar ifade edilebilir. Hindistandaki akıl hastalığı yasalarını derinden etkileyen İngiliz yasalarıdır. Hindistan’daki akıl hastalığıyla alakalı yasaları anlayabilmek için İngiltere üzerindeki yasal sistem ele alınabilir. 1858 yılından itibaren başlayan yasal düzenlemelerden son yasal düzenlemelere gelinmesine doğru ilerleyen zaman içerisinde Hindistan üzerindeki akıl hastalığıyla alakalı yaklaşımlar daha modern bir kapsama sahip olmuştur. Bugün için Hint Ceza Kanununa göre, “Zihinsel bozukluktan dolayı yapılan hareketin doğasını kavrayamayan kişinin suç olarak görülen davranışı suç olarak kabul edilmez.” Yine de gelecekte bu yasaların nasıl değişeceği ve gelişeceği merak konusudur.

Kaynakça

Kaplan & Sadock (2005) Klinik Psikiyatri El Kitabı 2. baskı; Güneş kitabevi, İstanbul.

Walsh, E., Buchanan, A., Fahy, T., 2001. Violence and schizophrenia: examining the evidence. Br.

J. Psychiatry 180, 490 – 495.

Abu-Akel, A., Abushua’leh, K., 2004. ‘Theory of mind’ in violent and nonviolent patients with

paranoid schizophrenia. Schizophr. Res. 69, 45–53.

Narayan Cl, Shikha d. Indian legal system and mental health. Indian journal psychiatry 2013;55:177-81.

Ana Britanica (1993), Cilt:1. İstanbul.

Dinçmen, Kriton (1984), Adli Psikiyatri.İstanbul.

Dönmezer Sulhi- Sahir Erman (1994), Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku. Cilt:1. 11. Basım. İstanbul.

Yücel, Mustafa T (1987), “ Cezai Sorumluluk ve Akıl Hastası Suçlular “. A.D.

Yıl: 78. Sayı:4. Temmuz-Ağustos .ss.24-29

Aktan, Hamdi Yaver( 1988). ”Suç ve Suçluluk Nedenlerine Kriminolojik Bir Yaklaşım”A.D.

Yıl:79. Sayı:2. Mart-Nisan ss.90-102

Bar Council of India. [Erişim tarihi:1 Aralık 2016]. http://www.barcouncilofindia.org .

Singh MP. Shukla’s VN Constitution of India. 9th ed. Lucknow: Eastern Book Company; 1994. p. 165.

Somasundaram O, Kumar MS. Changing patterns of admission in a state mental hospital.

 Indian J Psychiatry. 1984;26:317–21. 

Sharma S, Varma LP. History of mental hospitals in Indian sub-continent. 

Indian J Psychiatry.1984;26:295–300.

Reddy, M. V., Chandrasekhar, C. R. (1998) Prevalence of mental and behavioral disorders in India:

a meta-analysis. Indian Journal of Psychiatry, 40, 149-157.

Sharma I. Marriage and Mental Illness: Helplessness of Indian Women. In echo le souvenir, Indian

Association of Private Psychiatry, Kovalam, Thiruvananthapuram. 2011:54–60.

United Kingdom House of Lords Decisions.” (1843) M’Naghten’s Case. UKHL J16 (19 June 1843).

The McNaughton Rule .”Erişim tarihi: 30 Kasım 2016,

https://www.law.cornell.edu/background/insane/insanity.html.

 

Çocuk Evliliği, child marriage

                                                                              Çocuk Evliliği

Çocuk evliliği en doğrudan şekliyle yasal olarak 18 yaşından küçüklerin evlenmesi olarak tanımlanabilir. Uluslararası belgelerde de çocuk evliliği bu şekilde tanımlanmaktadır. Ancak 18 sayısının belirlenişi çok keskin olmamakla beraber kişilerin fiziksel ve duygusal olgunluğa erişme yaşlarının farklı oluşu da bu konunun tartışma konusu oluşturmasına neden olmuştur.  Bununla birlikte bazı ülkelerdeki yasalarda da evlenme yaşı farklı şekillerde yer almaktadır. Benzer konularda ülkeler arasında da çeşitli farklılıklar görülmektedir. Örneğin bazı ülkelerin hukukuna göre çocukların suçtan sorumlu olma yaşları farklıdır.  Bu da yine çocukların bilişsel kabiliyetleriyle alakalı olduğu için çocuk evliliğinin yaşının gerekçelendirilmesine benzer bir gerekçelendirme içermesi  mümkündür. Hindistan’da evlilik için yasal yaş, kızlar için 18 yaşı ve erkeklerde ise 21 yaşıdır. Bu da bu konudaki çeşitli yorumların, hukukta da farklı sonuçlara yol açtığının kanıtı olarak düşünülebilir. Yazının ilerleyen kısımlarında bu konu yine tartışılacaktır.

Konu ile alakalı dünya üzerinde pek çok araştırma bulunmaktadır. “child marriage” kelimeleriyle google scholar üzerinde yapılan bir araştırmada görülecektir ki bu konuyla ilişkili 22.600 sonuç bulunmaktadır. Aynı şekilde “çocuk evliliği” kelime grubuyla arama yapıldığında ise 42 sonuç bulunmaktadır. Bu da konu üzerinde Türkçe yayın yapan araştırmacıların fazla araştırma oluşturmadığı, fazla araştırma oluşturmak istemediği şeklinde yorumlanabilir. Kaldı ki bu sonuçlarda yer alan internet sitelerinin büyük bir kısmı da bu konudaki bilimsel, kompleks, orijinal araştırmalara dayanmamaktadır. Ancak bu konuya ilgi gösterilmediği eleştirisi dünyanın başka yerlerinde de yer almaktadır. Örneğin bazı İngilizce makalelerde çocuk evliliği “a Silent Health and Human Rights Issue “ olarak tanımlanmaktadır.

Konunun araştırılmamasının muhtemel nedenlerinden biri bu konuda araştırma yapmak için çocuk evliliğini içeren atmosfere ortak olmak gerektiği olabilir. Araştırmacı bu araştırmayı yaparken maruz kalacağı tablo muhtemelen araştırmacı için de rahatlatıcı olmayacaktır. Kaldı ki bu konudaki devlet elindeki verilere ulaşmak da zor olacağı için bu konudaki verilere ulaşmanın zorluğu da araştırmaların az oluşunu açıklayabilir. Devlet desteği olmadan bu konu üzerinde çalışmak muhtemelen araştırmacı için kolay olmayacaktır. Diğer taraftan ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde eğitim de gelişmiş olacağından daha fazla araştırma olmaktadır. Ancak bu gelişmiş ülkelerde çocuk evliliği daha az görülmektedir. Bu da araştırma yapma motivasyonu olan kültürlerde araştırma yapmayı zorlaştıran unsurlardan biri olarak düşünülebilir.

Çocuk evliliğiyle alakalı sorunsallardan en önemlilerinden biri çocuk evliliğinin hangi yaşla ilişkilendirilmesi gerektiğidir.  Sayının doğru olarak tespiti ve doğru bir şekilde hukuk ile birlikte sistematize edilmesi çocuk evliliği konusundaki tartışmaları da en doğru sonuca ulaştırabilecek perspektifi sunabilir. Bunun öncesinde evliliğin ne olduğunu tanımlamak da konunun detaylı bir şekilde anlaşılması için yararlı olacaktır.

Biyolojik bakış açısıyla evlilik iki insanın cinsel birliktelik oluşturma sürecini sözleşme ile ekonomik ve toplumsal bir kuruma dönüştürmesidir. Bu dönüştürülen kurum ayrılmayı zorlaştıran ve birlikteliği güçlendiren bir etkiye sahiptir. Bu tanımın üzerine duygusal elementler eklenebilecek olsa da en temel, sade şekliyle evlilik bu şekilde tanımlanabilir.

Evlilik evrimsel psikolojinin bakış açısıyla düşünecek olursak cinsel rekabeti önleyerek toplumun huzuru için yararlı bir fonksiyona sahip olabilir. Bunun ötesinde çocuk bakımı için gereken ebeveynlerin bir arada olmasını güçlendirdiği için nesillerin devamı için de önemlidir. Aile içerisinde çocuğun psikolojik gelişimi huzurlu bir aile yapısından olumlu bir şekilde etkilenir. Aile büyük ölçüde çocuğun çevreyle alakalı deneyimlerini oluşturma sürecine etki eder.  Ancak evlilik sözleşmesinin yaşı küçük olan, yeterince sorumluluk alacak karar verme yetisine sahip olmayan ve bu yüzden ebeveynlerinin sözlerine bağımlı olacak olan yaştaki kişilere dayatılması mümkündür. Böyle olduğunda çocuk adeta ebeveynleri tarafından pazarlanan bir sermayeye dönüşmektedir.

Kendi kararlarını almaktan yoksun olduğu bir yaşta verilen bir kararın bağlayıcılığı ise kişinin yaşamının tamamını etkileyecektir. Çünkü evlilik sözleşmesi devam edecektir. Anne ve babanın etkileşimini içeren bir aile atmosferinde yetişmesi gereken çocuk için hazır olmadığı farklı bir evlilik kurumu atmosferine maruz kalması çocukta ileriye yönelik olası psikiyatrik problemlere neden olabilir.  Bunun ötesinde yine çocuk için o yaşlarda gerekli olan eğitim ortamından çocuk yoksun bırakılacaktır. Bu yoksun bırakılmanın nedeni ise muhtemelen çocuğun evlendiği kişinin çocuk gelin için geleneksel statü olan evin bakımını üstlenmesi gerektiği fikrini aşılaması olabilir. Bu fikri aşılamaktan öte çocuğu buna zorlaması da mümkündür. Çünkü ergenlik döneminde özerklik kazanmak için yeni yeni çaba göstermeye çalışan ailesine bağımlı olan ergen bu dönemdeki evliliği nedeniyle bir engellenme yaşayacaktır. Bunun sonucunda özerkliğiyle alakalı baskınlık çatışmasında adeta farklı bir ebeveyne boyun eğmek zorunda kalacaktır.

Otorite figürlerinin artması çocuğun daha içedönük ya da şizoid bir kişiliğe bürünmesine neden olabilir. Bu tarz bir uyum mekanizması çocuğun dayaktan kaçınmasına yardım etse de yaşamından keyif almasını engelleyecektir.  Bu duruma ayak uydurmak için kullanacağı psikolojik savunma mekanizmaları da kişinin hayatına bakışını önemli ölçüde etkileyecektir.

Çocuğun o sırada bulunduğu çağın özelliklerini bilmek çocuk evliliği konusuna bakışımızı da değiştirebilir. Ergenlik, çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir. 12-21 yaş arası ergenlik dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde kişinin yaşamı boyunca elde edeceği karar vermeyle alakalı bilişsel yeteneğinin doruğuna ulaşacağı öngörülür. Bu da kişinin evlenip evlenmeyeceğine karar vermesiyle ilişkili olan hukuki yetkisine karar veren süreçle ilgilidir. Kişi 18 yaşını aştıktan sonra daha büyük bir değişiklik yaşamayacağı, yeterli olgunluğa ulaşacağı öngörülür. Türk hukukuna göre bazı istisnai durumlarda çocuğun ebeveynlerinin onaylamasıyla da 18 yaşından küçük çocuklar da evlenebilmektedir.

Çocuk evliliği ve psikiyatri konusunda çocuk evliliğinin yaratacağı etkiyi anlayabilmeye yardımcı olabilecek bir literatür bulunmaktadır. Yapılan bir çalışmada çocuk evliliği yapanlarda çift uyumu ile çocukluk çağı travması ve cinsel işlevlerin birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmada çocuk evliliği yapanların çift uyumunun bozulmuş olduğu ve buna en fazla çocukluk çağı ruhsal travması, erken yaşta evlenme, çocuk yaşta gebe kalma, cinsel istismar ve cinsel şiddete maruz kalmanın neden olduğu belirlenmiştir. Çalışmada çocuk evliliği yapanların çocukluk çağında daha fazla emosyonel istismar, fiziksel ihmale / şiddet ve cinsel şiddete maruz kaldıkları tespit edilmiştir. Ayrıca çocuk evliliği yapan kadınların cinsel işlevlerinin önemli oranda bozulduğu tespit edilmiştir.

Bu da kişinin cinsel birliktelik için zorlandığının işareti olarak düşünülebilir. Kişi cinsel tacize uğrama sonucunda oluşan bozukluklara benzer problemlere sahip olmuştur. Hatta bunun bir çeşit ebeveynlerin onay verdiği cinsel istismar olup olmadığı da tartışılabilir. Çünkü ortaya çıkan veriler inkar edilemeyecek derecede psikiyatrik patolojiyle ilişkilendirilmiştir. Bir ek tanı olarak düşünmekten ziyade bunu doğrudan çocuk evliliğiyle ilişkili görmek halihazırda bulunan istatistiklere göre çok da mantıksız görünmemektedir.

Başka bir araştırmada ise evlendirildiğinde 15 yaşını, değerlendirme sırasında 18 yaşını doldurmamış 48 kız çocuğu değerlendirilmiştir. Olguların dosyaları ve sosyal inceleme raporları ve düzenlenmiş adli raporları araştırmacılar tarafından geriye dönük olarak incelenmiştir. Ruhsal bozukluk tanıları DSM-IV’e dayalı klinik görüşme ile belirlenmiştir. Sonuçlara göre Olguların %45.8’ine en az bir ruhsal bozukluk tanısı konduğu, majör depresif bozukluk ve uyum bozukluğunun en sık konulan tanılar olduğu saptanmıştır.

Olguların %8.2’sinde travma sonrası stres bozukluğu saptanmıştır. Olguların %22.9‘u kendi isteği dışında evlendirilmişti. Olguların %14.6’sının evlendirildiği kişi tarafından fiziksel şiddete/istismara, %27.1’inin ise duygusal şiddete/istismara maruz kaldığı saptanmıştır. Olguların %29,2’sinde intihar düşüncesinin, %20,8’inde intihar girişiminin geliştiği bildirilmiştir. Olgular sosyodemografik özelliklerine göre gruplara ayrıldığında evliliği istemeyen, evlendirildiği kişiyi evlilik öncesi tanımayan, evlilik sonrası geniş ailede yaşayan, evlendirildiği kişi çalışmayan (işsiz, askerde, cezaevinde) ve evlendirildiği kişi tarafından fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalan olgularda daha yüksek oranda ruhsal bozukluk saptanmıştır. Tartışmaya göre ise bulgularda sadece adli değerlendirme için yönlendirilen olguları içermekle birlikte küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarının ruhsal bozukluk açısından risk altında olduklarını göstermektedir. Bu konudaki tartışmaların sadece adli değerlendirmede yapılmış olması mantıklı bir eleştiri olarak gözükmektedir. Ancak bu konudaki araştırmalarda başka bir istatistiğin olmaması sorununa da ışık tutmaktadır. Bir yerlerde daima sosyal devlet olma sözü veren devletin gözden kaçırdığı çocuklar bir şekilde evliliğe zorlanmaktadır.

Sonuçlar çocuk yaşta evliliklerin önlenmesi ve erken evlendirilen kız çocuklarının ruh sağlığının korunması için gerekli adımların atılması gerektiğini düşündürmüştür.

  1. Çalışmadan elde edilen %50’lik intihar düşüncesi kişilerin ruhsal durumunun güçlü bir şekilde bozulduğunun bir göstergesi olmaktadır. Adeta verilen sonuçlar çocuk istismarıyla verilen istatistiklerle de örtüşen bir yapıya sahiptir. Travma sonrası stres bozukluğuyla ilişkilendirilmesi de ayrıca detaylı bir şekilde araştırılmalıdır. Çocuk evliliğinin hangi kısmının bu sorunlara yol açtığının aydınlatılması oldukça yararlı olabilir.

Çocuk Evliliği ve Ekonomi

Toplumun çocuk evliliğine bakışıysa toplumun gelişmişlik düzeyiyle ilişkilendirilmiştir.  Dünya Bankası  ve Birleşmiş Milletler örgütleri tarafından yapılan araştırmalarda da, kız çocuklarında görülen erken yaş evlilikler ile ülkenin gelişmişlik düzeyi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir.  Bu da kişilerin çocuk evliliğine bakışıyla hayata bakışı arasında bir ilişki olduğuna dair bir gösterge olarak düşünülebilir. Bu probleme kişilerin bakışı temelde çocuk bakımı ve çocuk haklarıyla ilişkilidir. Bu gibi konularda herhangi bir sorun yaşanması ise toplum içerisinde travma döngülerine neden olabilir. Travma döngüsü olarak tanımladığım döngü travma uygulanan kişinin daha sonra başkalarında travma yaratmaya başlayarak yeni travmalar ve bunun sonucunda travmatik bir toplum oluşturması sürecini ifade ediyor.

Çocuk evliliğine bakış da adeta kişilerin yaşama bakışıyla alakalı bir ölçekteki kişilerle alakalı önemli ölçüde ipucu oluşturan bir faktöre benzemektedir.

Türkiye’de, her üç kadından birinin çocuk evliliği yapmış olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ve ülkemizin pek çok bölgesinde, on’lu yaşlardaki kızlar, para karşılığında, büyük yaşlardaki erkeklerle evlendirilmektedirler.

Yukarıda söz ettiğim araştırmayla beraber düşünüldüğünde Türkiye’nin gelişmişlik düzeyiyle alakalı da doğru bir saptamada bulunabilmemiz mümkündür. OECD’nin yapmış olduğu gelişmişlikle alakalı kompleks ölçütleri içeren testlerde görülecektir ki Türkiye genel olarak en az puanları alan son 5 ülke arasında yer almaktadır. “Life satisfaction”, “safety”, “education”, “community” gibi birçok konuda en kötü puanlara sahip OECD ülkeleri arasında yer almaktadır. Eğitimdeki düşük puanlar çocuk evliliğine izin veren, bilgisiz toplum yapısını, life satisfaction’dan düşük puan alınması da çocuğunu evlendirecek derecede yaşamdan mutsuz olan bir ülke yapısıyla ilişkilendirilebilir.(Mutluluk ve suç araştırmalarına göre mutlu olmayan kişilerin daha çok suç işlediği düşünülmektedir. Ek olarak mutsuz olan ülkelerde suç oranının daha yüksek olduğu düşünülmektedir.)

Ayrıca “community” değerlerindeki düşüş de toplumun Türkiye üzerinde birbirine güvenmeyen, sosyal bağları aslında o kadar sıkı olmayan bir ülke olduğunun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Zira “community” değeri toplumdaki kişilerin ihtiyaç duyduğu zamanda kişilere yardım edecek birileri olup olmadığı sorusunun sorulmasından elde edilmiş bir değerdir. Türkiye’de ise community değeri çok yüksek görülmemektedir.  OECD ülkeleri ortalamasından daha az ortalamaya sahiptir. Ayrıca “ortalama gelir”, konaklama gibi alakalı konularda da yine OECD ülkelerinin ortalamasından aşağıda bir ortalama değere sahiptir.

Eğitim ve kadının kariyer yaşantısına bakış konusu da çocuk evliliğinin dinamiklerini anlayabilme açısından önemlidir. Türk toplumunda, kızlar öğrenimlerini erken yaşta bırakmaktadırlar. Askerlik yapma zorunlulukları bulunmamakta ve çalışma yaşamına katılımları tasvip edilmemektedir. Tüm bunların yanı sıra, geleneksel anlayışta, kızların duygusal, cinsel ve iktisadi ihtiyaçlarının, dinsel ahlaka uygun bir biçimde tatmin edilebilmesinin, evlilik ilişkisi içinde olanaklı sayılması, kızların erken yaşlarda evlenmeleri sonucunu doğurmaktadır (Berhane Ras-Work, 2006:13).

Bu bakış açısının oluşturduğu kızların hayattaki tek ideali iyi bir evlilik olmuştur. Bunun dışındaki yollar uygun görülmemektedir. Ebeveyn pratikleriyle de bu düşüncelerin çocuklara aşılanması mümkündür. Eğitim alınmayan bir toplumda çocuk için en önemli, güvenli yol göstericinin çocuğun ailesi olması beklenen bir sonuçtur.  Sorgulamayan ve itaat eden kız çocuklarının olduğu bir nesil pekiştirilecektir.

Çocuk Evliliği ve Hukuk

1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 16. Maddesi’nde “Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradesiyle yapılır” denilmektedir. Türkiye tarafından 1985 yılında bazı hükümlerine çekince konulmak suretiyle imzalanan ve 1999 yılında Türkiye’nin çekincelerini kaldırarak iç hukukuna geçirdiği Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme’nin “Önyargıların ve Geleneklerin Tasfiye Edilmesi”  başlıklı 5. Maddesi’nin 1. fıkrasının (a) bendinde ise şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, her iki cinsten birinin aşağı veya üstün olduğu veya erkekler ile kadınların basmakalıp rollere sahip oldukları düşüncesine dayanan bütün önyargılar ve gelenekler ile her türlü uygulamayı tasfiye etmek amacıyla erkeklerin ve kadınların sosyal ve kültürel davranış tarzlarını değiştirmek konusunda gerekli tedbirleri alırlar.” Aynı Sözleşme’nin “Evlenme ve Aile İlişkileri Alanındaki Haklar” başlıklı 16. Maddesi’nin 1. fıkrasının (b) bendinde şöyle denilmektedir: “Taraf  devletler, kadınlara, serbestçe eş seçmede ve serbest ve kendi rızasıyla evlenmede erkeklerle aynı hakka sahip olma hakkını tanırlar.” Aynı Madde’nin 2. fıkrasında “Çocuğun nişanlandırılması ve evlendirilmesi hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Taraf devletlerce, asgari evlenme yaşının tespit edilmesi ve evliliklerin resmi sicile kaydının zorunlu hale getirilmesi için yasama tedbirleri de dahil gerekli tüm işlemler yapılır.”

Türkiye’nin 1995 yılında iç hukukuna geçirdiği Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. Maddesi’nin 1. fıkrasında da şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.”Aynı Sözleşme’nin 36. Maddesi’nde “Taraf devletler, esenliğine herhangi bir biçimde zarar verebilecek her türlü sömürüye karşı çocuğu korurlar.” denilmektedir. Bu bağlamda, uluslararası belgelerde çocuk evliliğinin bir seçim olamayacağının temel ilke sayıldığını ve çocuk evliliğinin bir insan hakkı ihlali olarak kabul edildiğinin altını çizmek gerekir. Ancak bu belgelerdeki ifadeler oldukça kapsayıcı olsa da birçok belirsizliğe sahiptir. Bu belgelere rağmen çocuk evliliklerinin sürdürülmesi de bu belgelerin işe yararlılığının sorgulanmasına neden olabilir. Ancak hukuki sistemdeki bir değişimle de büyük bir değişim gözlemlemek mantıksız olacaktır. Zira hukuk çocuk evliliğine bakışta sadece bir perspektifi meydana getirmektedir.

Dünyada Çocuk Evliliği

Hindistan’da yapılan bir araştırmaya göre 20-24 yaşlarındaki kadınların% 44’ü 18 yaşından önce evlenmiş,% 22,6’sı 16 yaşından önce evlenmiş ve% 2,6’sı 13 yaşından önce evlenmişti. Ulusal Aile Sağlığı Araştırmasın’dan (2005-206) gelen veriler, 20-24 yaşlarındaki 22.807 Hintli kadın örneklemi oluşturmuştur.

Şu anda Bangladeş’teki kadınlar için ortalama evlilik yaşı 20.2’dir. Tüm kızların yaklaşık yarısı

18 yaşından önce evlidirler.( Chowdhurray) Bangladeş için de evlilik için asgari yasal yaş kadınlar için 18 erkekler içinse 21 olarak görülüyor. Bu yönden bakıldığında Bangladeş’in yasalarındaki evlilikle alakalı bölümün Hindistan’dakine benzer olduğunu söyleyebiliriz. Kızların yarısının 18 yaşından önce evli olması ise Türkiye’deki değerlere göre oldukça yüksektir ve daha karamsardır. Bangladeş’in bu konudaki bakış açısı Bangladeş’teki kadınların toplum içindeki yerinin anlaşılması için de yardımcı olabilir. Makale içerisinde söylediğim gibi herhangi bir ölçekte yer alan çocuk evliliğine bakışla alakalı bir soru kişi hakkında oldukça geniş yargılara varabilmemize neden olabilir. Toplumun bu konudaki bakışından da toplumun tamamının toplumdaki kadınların pozisyonuna ilişkin ne düşündüğü üzerine fikir edinebiliriz. Örneğin erkeklerin 21 yaşında evlenebilmesi kadınların ise 18 yaşında evlenmesi belki de kadınların erkeğe emanet edildiği gibi bir imaj oluşturmaktadır. Tabii bu söylenilen tartışmalı olarak da düşünülebilir, zira bu değerler aynı zamanda kadının daha erken erkeklere göre olgunlaştığı gibi bir düşünceyle de alakalı olabilir. Tersi yönde bir ayrımcılık olarak düşünülebilir. Ayrıca kadınların 18 yaşından önce evlenebilmesi kadınların eğitim hayatına ilişkin de birçok bilgi verir. Nitekim farklı sorumluluklar yüklenen çocuk eğitim için yeterince zaman bulamayacaktır. “Ev hanımı” pozisyonuyla kaçınılmaz olarak özdeşleşecektir.

 

Güney Asya’nın pek çok yerinde, kalitesizlik nedeniyle Güney Asya’nın pek çok yerinde, kalitesiz yaşam nedeniyle acil obstetrik bakım ve yüksek malnütrisyon düzeyleri genç kadınlar arasında yaygındır,  özellikle de anemiyle ilişkilidir. Erken evlilik de kişinin yaşamını riske sokar. Ergen annelerin 20 25 yaş arası anne olanlara göre 2-5 kat daha fazla maternal ölüm şansı vardır.(UNICEF, 2001: 7). Türkiye’deki erken yaşta evlilik yapanlar için de geçerli bir rakam olarak düşünülebilir bu bilgi.  Kaldı ki erken evliliğin yapıldığı Türkiye bölgelerinin de ekonomik durumu düşünülecek olursa çocuk evliliğinin yaratacağı problemler daha da artacaktır. Zira ekonomik yeterliliğe sahip olunmaması aynı zamanda gerekli hijyenik koşulların yaratılmasını zorlaştıracaktır. Annenin beslenmesini, çocuğun beslenmesini de etkileyecektir.

İlk Evlilik Yaşının Çocuk Evliliği ile İlişkilendirilmesi

İlk evlenme yaşı, bir yıl içinde ilk kez evlenen bireylerin ortalama yaşını ifade eder. Kadın ve erkeklerin ilk evlenme yaşları arasındaki farklar 2015 için 3,1 olarak gerçekleşmiştir. En fazla yaş farkı olan iller; Kars 4,9 yaş, Ardahan 4,8 yaş, Iğdır ve Ağrı’da 4,3 yaş olarak belirlenmiştir. En az farklar sırasıyla; 2,5 yaş Kastamonu, 2,6 Ankara, Karabük, Zonguldak ve Şırnak illerinde görülür. Yaş farkı olan illerin doğu bölgelerine ait olduğu ve çocuk evliliğinin de sık görüldüğü iller olduğu görülmektedir.  İlginç olarak en az yaşlar arasında fark görülen illerin bir kısmı birbirine yakın illerdir. Bu da kültürün çocuk evliliğiyle, evlilik yaşıyla ilişkilendirilmesine sebep olabilir. “Karabük, Zonguldak, Ankara, Kastamonu”  illeri grubu bu hipotezi doğrularken Şırnak bu hipotezi çürütmektedir.

İlk evlenme yaşı 1950’de 19 iken, 1990 yılında 22, 2010’da 23 olmuştur. Evlenme yaşının zaman içinde yükseldiği açıkça görülmektedir. İlk evlenme yaşının yükselmesi, diğer sosyo-domografik etkenler sabit kabul edildiğinde doğum oranlarını azaltmaktadır. Doğurganlık döneminin evlilik içinde geçen kısmının kısalması doğurganlık hızını düşürmektedir. Doğurganlık hızının değişmesi de toplumun aile yapısındaki dinamikleri doğal olarak da toplumun yapısının tamamını etkileyecektir. Evlilik yaşının artması üniversite eğitimine verilen önemin artmasıyla ve kadının toplumdaki sosyal pozisyonunun değişmesiyle de ilişkilidir.

İlk evlenme yaşı üzerinde bölgesel farklılıklar görülür. Doğu bölgelerinde ilk evlilik yaşları daha düşüktür. Öğrenim durumu da ilk evlenme yaşı üzerinde etkilidir. Özellikle kadınlarda, öğrenim görmemiş kadınlar ile en az lise mezunu olanların ilk evlenme yaşları arasındaki fark 1978 yılında 5 yaş, 2003’de 5,8 yaştır. Anadili Türkçe olan kadınlarla, diğer ana dillere sahip kadınlar arasında ilk evlenme yaşı farkı; 1998’de 2 yaş iken 2003’de 1,5 yaşa düşmüştür.

Aşağıdaki grafikte de ilk evlenme yaşları ve ilk evlenme yaşları arasındaki farklar görülebiliyor. Aynı zamanda erkek ve kadın yaşlarının ortalaması görülmektedir. Tüm dünyadaki ilk evlilik yaşıyla alakalı verileri gözlemlemek çocuk evliliği konusuyla alakalı bir perspektif de oluşturabilir.

Yukarıdaki listeye göre çeşitli yorumlarda bulunabiliriz. Yaş farkının en çok olduğu ülke Arnavutluk olarak görülmektedir. Avrupa ülkelerinde ilk evlilik yaşının Türkiye’ye göre önemli ölçüde yüksek olduğu görülmektedir.

İsveç’teki erkeklerin ortalama ilk evlilik yaşı 35.6 olarak görülmektedir. Listedeki en yüksek erkek ilk evlilik yaşı İsveç’e aittir. Kadın ve erkek yaşları arasındaki fark da İsveç üzerinde fazla görünmemektedir. İsveç ise 2015 OECD verilerine göre yüksek konaklama, yüksek ortalama gelir, yüksek işe sahip olma oranı, ve yüksek eğitim düzeyine sahiptir. OECD’nin resmi sitesinde İsveç’e ait değerler şöyle yorumlanmaktadır.” İsveç, Better Life Index’te çoğu diğer ülkeye göre refah ölçütlerinde çok iyi performans gösterir. İsveç neredeyse tüm boyutlarda ortalamanın üzerinde yer almaktadır.”

Ortalama evlilik yaşının en yüksek olduğu ülke ise İzlanda’dır. İzlanda OECD’nin better life index ile ilgili sitesinde Better Life Index’te çoğu diğer ülkeye göre refaha ilişkin birçok ölçütte iyi performans gösterir. İzlanda, işe sahip olma yüzdesi ve ortalama gelirde en üst sıralarda yer almaktadır. Konut ve iş-yaşam dengesi  değerlerinde ise ortalamanın altında olduğu görülmektedir.

Listedeki kadın ve erkek yaş ortalamasının en küçük olduğu ülke Türkiye olarak görülmektedir. En erken evlilik olan ülke olarak da listedeki ülkeler arasında Türkiye görülmektedir. Türkiye’ye en yakın ülke ise Türkiye’nin komşu ülkelerinden Azerbaycan olarak görülmektedir.  Azerbaycan hukukunda yasal evlilik yaşı kızlar için 17 olmasına rağmen, özel durumlarda bu yaşın 16’ya düşürülmesine izin vermektedir.  Birleşmiş Millet Nüfus Fonunun yaptığı araştırmalara göre Azerbaycan’da da çocuk evlilikleri de yüksek düzeydedir. (Makalenin devamında detaylı yüzde veriliyor.)

Böylece İlk evlilik yaşı oranının düşük olmasıyla çocuk evlilik oranı arasında belki de korelasyon kurulabileceğini görebiliriz.

Yaş farkının en düşük olduğu ülke ise İrlanda olarak görülmektedir. Kadın ve erkek arasındaki yaş farkının fazla olmaması kadın ve erkeğin toplumdaki rollerine ilişkin bir veri olarak düşünülebilir. İrlanda ayrıca boşanma oranı en düşük olan Avrupa ülkelerinden biridir.

Ayrıca OECD’nin better life index resmi sitesinde ülkenin değerleri şöyle özetlenmektedir: İrlanda, Better Life Index’te çoğu diğer ülkeye göre refah ölçütlerinde iyi performans göstermektedir. İrlanda, konut, kişisel güvenlik, sağlık durumu, eğitim ve beceriler, sosyal bağlantılar, öznel iyi olma, iş-yaşam dengesi ve çevresel kalite açısından ortalamasının üstündedir ancak gelir ve refah ortalamasının altındadır.

Böylece ilk evlilik yaşı üzerinden ülkelerin gelişmişlik düzeyine, çocuk evliliğine kadar yorumda bulunabiliriz. Her ne kadar ortada bir nedensellik olmasa da inkar edilemez bir korelasyon bulunmaktadır.

 

 

 

 

Türkiye’de Yıllara Göre İlk Evlilik Yaşı

Buradaki tablodan Türkiyedeki ilk evlilik yaşının sürekli artma eğilimi gösterdiğini görebiliriz.

Çocuk Evliliğinin Afrika’daki Sonuçları

2002 yılında, 52 milyon kız 18 yaşından küçükken evlendi.

Çocuk evliliğiyle birlikte genç kızların doğum yapması;  doğum öncesi fistüllere ve annenin ölümüne neden olabilecek Obstetrik fistüller’a neden olur. Ortak bir inanç, çocuk evliliğinin kızları cinsel hastalıklardan koruduğu üzerinedir. Ancak durum böyle değildir. Evli kızların evli olmayan kızlardan STD’lere, özellikle HIV ve insan papilloma virüsüne (HPV) yakalanma olasılığı daha yüksektir. Sahra altı Afrika’da, 15-19 yaş arasındaki kız çocukları aynı yaştaki erkeklerden 2-8 kat daha fazla HIV ile enfekte olma ihtimali yüksektir.

Tek bir korumasız vajinal ilişki hareketinden HIV bulaşma riski, kadınlar için erkeklerden 2-3 kat daha fazladır. Küresel olarak, kadınlar arasında HIV enfeksiyonlarının yaygınlığı, yaşları 15 ile 24 arasında en yüksek; Erkekler için risk 5-10 yıl sonra doruklara ulaşmaktadır. Kenya’da yapılan bir araştırma, evli kızların evlenmemiş kız çocuklara oranla HIV bulaştırma olasılığının% 50 daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Zambiya’da bu risk daha da yüksekti (% 59). Bu çalışma, erkeklerle eşleri arasındaki yaş farkının eşler için önemli bir HIV risk faktörü olduğunu belirtti. Bu da çocuk yaştaki kız çocuklarının kendilerinden oldukça büyük olan yetişkinlerle evlendirildiği tablonun sağlık açısından oluşturacağı tıbbi problemi net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bütün bu çalışmalar kızların kocaları tarafından enfekte edildiğini göstermektedir. Bu bulgu ile ilgili bir hipotez, genç kızın fizyolojik olarak HIV enfeksiyonuna daha yatkın olabileceği hipotezidir; çünkü vajinası henüz koruyucu hücrelerle kaplanmamaktadır ve serviksi daha kolay erozyona uğrayabilir. HIV yayılımı riski de artar; çünkü krem, vajinal veya servikal laserasyonlar iletim oranını arttırır.

Ayrıca, herpes simpleks virüs tipi 2 enfeksiyonu, gonore ya da klamidya gibi STD’ler, kızların HIV’e karşı savunmasızlığını artırmaktadır.

Çocuk evliliği ve çok eşlilik başka bir ölümcül hastalık, serviks kanseri için önemli bir rol oynamaktadır. HPV enfeksiyonu Sahra Güneyi Afrika’da endemik hale gelmiştir.

Çocuk Evliliği ile Mücadeleye Yönelik Öneriler

Çocuk evlilikleri esasen sosyal ve kültürel bir sorundur. Ancak bunun ötesinde kişinin modern dünyanın kültürünü benimsememesi ve ilkel dürtülerine yenik düşmesiyle de ilişkilendirilebilir. Nitekim hayvanlar dünyasında evlilik, evlilik yaşı gibi kurallar ve zorunluluklar yoktur.

Çocukların yetişkinlerin bir minyatürü olmadığı kabul edilmelidir. Bana göre yasaların bu konuda yeterli olduğu açıkça görülmektedir. Ancak yine de yasaların sosyal ve kültürel olarak desteklenmesi gereklidir. Örneğin çocuğun evlilik konusunda seçim şansının olmadığı gerçeğinin toplum tarafından anlaşılması ve önlem alınması gereklidir. Çocuk olan kişi çocuk evliliği konusunda şikayetçi olduğunda başına gelebilecek alternatif senaryolardaki çocuğun refahı garanti altına alınmalıdır. Eğer çocuk için alternatif olası bir senaryo devlet tarafından karşılanamıyorsa çocuk açısından adalet sisteminin belirsizliğiyle karşılaşmaktansa evliliğe boyun eğmek mantıklı görünecektir. Zorla evlendirilmeye çalışılan kişinin aynı zamanda olası diğer istismar türlerine de oldukça açık olduğunun güçlü bir şekilde farkında olunması gereklidir.  Koruyucu aile gibi uygulamaların yaygınlaştırılması ve bu tür kurumların modernize edilip çocuğun refahını sağlayabilecek optimum gerekli koşulları sağlayabileceğinden emin olunmalıdır.

Aynı zamanda yetişkinlerin de çocuk evliliği konusunda bilinçlendirilmesi önemlidir. Neticede çocuk evliliğini gerçekleştiren ailelerin bazen bunu maddi sebepler yüzünden gerçekleştirdiği bilinmektedir. Aynı zamanda  devlet politikası toplumun ekonomisinin homojen bir şekilde dağılması, işsizlik gibi konularda gereken önemi göstermelidir.  Dünya Bankası tarafından belirli aralıklarla düzenli olarak yapılan Gelir Dağılımı Araştırmaları’na göre, az gelişmiş ülkelerde, çok sayıda kız, erken yaşlarda evlendirilmek suretiyle; öğrenim ve sağlıklı yaşama hakkından alıkonulmaktadır. Bu ise, kadının toplumdaki statüsünün düşmesine ve daha yoğun cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmasına neden olmaktadır. . Örneğin 15-19 yaş aralığında kızlarda evlenme oranı Kanada’da %0.6, ABD’de %3.9, İngiltere’de %1.7, Finlandiya’da %0.6, İsveç’te %0.4, Japonya’da %0.7, Fransa’da %0.6, Hollanda’da %2.4, Belçika’da %1.6, Almanya’da %1.2, İtalya’da %3, İspanya’da %2.3 olarak tespit edilmiştir. Güney Avrupa ülkelerinden olan Portekiz’de oran %5.7 ve Yunanistan’da %5.5 şeklindedir.     Ülkelerin gelişmişlik düzeyi düştükçe, çocuk gelinlere daha yüksek oranlarda rastlanılmaktadır. Örneğin 15-19 yaş aralığında kızlarda evlenme oranı, Azerbaycan’da %12, Lübnan’da %13.2, Mısır’da %15.9, Peru’da %12.5, Şili’de %11.7, Arjantin’de %12.4’tür.

Dünyada, çocuk gelinlere, en yüksek oranda Batı-Doğu-Orta Afrika ülkelerinde ve Güney Asya’da rastlanmaktadır. Örneğin Batı Afrika ülkesi olan Nijer’de oran %61.9, Doğu Afrika ülkesi olan Mozambik’te %47.1, Orta Afrika ülkesi olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde %74.2, Güney Asya ülkesi olan Afganistan’da %53.7, Bangladeş’te %51.3’tür (World Marriage Patterns, 2000). Türkiye’deki oran ise %15.5 olarak tespit edilmiştir. Ancak bu oranın gerçeği yansıtmadığını belirtmek gerekir. Çünkü Evlilik Modellemeleri Araştırması yapılırken, Türkiye’ye dair veriler, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgilerle tespit edilmiştir. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nde ise sadece medeni kanunun öngördüğü şekilde hakim kararıyla yapılmış olan erken evliliklerin kaydı bulunmakta, sosyolojik anlamda yapılan erken evliliklerin yani dini nikaha dayanan erken evliliklerin kaydı bulunmamaktadır.

Bu bağlamda, resmi oranın, sosyolojik araştırmalarda elde edilen verilerle birlikte okunması gerekmektedir. Böyle bir okuma ise, bugün, Türkiye’de çocuk gelin oranının %30 ila %35 arasında seyrettiğini ortaya koymaktadır. BM 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu’nda(www.undp.org.tr) yer alan ülkelere ait kişi başına düşen milli gelir rakamları, söz konusu ülkelerdeki çocuk gelin oranı ile birlikte değerlendirildiğinde, bu çalışmanın varsayımı olan “ülkelerin gelişmişlik düzeyi arttıkça, çocuk gelin oranının düştüğü” varsayımı doğrulanmaktadır. Nitekim kişi başına düşen milli geliri 33.375 $ olan Kanada’da çocuk gelin oranı %0.6, kişi başına düşen milli geliri 30.386 $  olan Fransa’da çocuk gelin oranı %0.6, kişi başına düşen milli geliri 32.525 $  olan İsveç’te çocuk gelin oranı %0.4’tür.

Kişi başına düşen  milli gelir düştükçe, çocuk gelin oranı yükselmektedir. Örneğin Yunanistan’da kişi başına düşen milli gelir 23.381 $ ve çocuk gelin oranı %5.5 ve Arjantin’de kişi başına düşen milli gelir 14.280 $ ve çocuk gelin oranı %12.4’tür. Türkiye’de ise kişi başına düşen milli gelir 8.407 $ ve çocuk gelin oranı %30 üzerinde seyretmektedir. Bu, Türkiye’nin iktisadi gelişmişlik sorununun çözülmeden, Türkiye’de kız çocuklarında erken yaş evlilikleri sorununun çözülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Yine “child marriage and poverty” kelime grubu google üzerinde en çok araştırılan konulardan biridir.

Ayrıca bu sorunun saptanması da çözüme yönelik oldukça yararlı adımlar atılmasına zemin hazırlar. Bu konuda  çocukların çocuk evliliğine maruz kalınmasıyla ilgili olarak rutin testler uygulanabilir. Bu konuda çocuğun öğretmeni ve rehber öğretmeniyle birlikte çalışmalar düzenlenebilir.

Bunun ötesinde aileler için de bu konuda eğitimler verilmesi, bunun çocuğa nasıl bir zararının olacağının anlatılması da problem çözümüne dair yol almada yardımcı olabilir. Aynı zamanda konuyla ilgili cezaların artması da olayın caydırıcılığını artırabilir.  Gambiya Cumhurbaşkanı Yahya Jammeh, 18 yaşından küçük kızlarla evlenen kişilerin 20 yıla kadar hapis cezasına çarptırıldığını geçmişte ifade etmişti. Buna benzer cezalandırmalar da her ne kadar tek başına yeterli olmasa da belki de caydırıcı bir faktör olacaktır.

Bu konuda araştırma yapılmasının zorluğu düşünüldüğünde bu konu üzerinde yapılacak olan araştırmalara devlet desteğinin sağlanması oldukça yararlı olabilir.

Sonuç

Çocuk evliliği başta ekonomik olarak gelişmemiş ülkeler olmak üzere bütün dünyayı etkileyen, çocukların psikolojik, biyolojik gelişimlerini ciddi ölçüde engelleyen bir olgudur. Çocuk evliliğini önleyebilmek ve bu konuda farkındalık oluşturmak oldukça önemlidir. Farkındalık oluşturmak adına devlet politikası oluşturulması ve bu konu üzerinde çalışmalar yapılması tüm insanlık için yararlı olacaktır.

 

Kaynakça

Nour NM: Child marriage: a silent health and human rights issue. Rev Obstet Gynecol. 2009, 2: 51-56.

Çakmak D. “Türkiye’de Çocuk Gelinler”. Birinci hukukun gençleri sempozyumu hukuk devletinde

kişisel güvenlik, bildiri tam metinler e-kitabı. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2009: 20-2

Soylu N, Ayaz M. Adli degerlendirme için yonlendirilen küçük yaşta evlendirilmiş kız

çocuklarının sosyodemografik özellikleri ve ruhsal değerlendirmesi. Anadolu Psikiyatri Dergisi. 2013;14:136-44.

Ras-Work, Berhane. (2006). The Impact of Harmful Traditional Practices on the Girl Child, Elimination of All

Forms of Discrimination and Violence Against the Girl Child, UNICEF Innocent Research Center Expert Group Meeting, 25-28 September 2006, Florence-Italy.

Raj , N. Saggurti , D. Balaiah & J. G. Silverman (2009) Prevalence of child marriage and its effect on fertility

and fertility-control outcomes of young women in india: a cross-sectional, observational study. Lancet 373(9678), 1883–1889.

Chowdhurray, F. D. (2007). The socio-cultural context of child marriage in a Bangladesh village.

International Journal of Social Welfare, 13, 244–253. doi:10.1111/j.1369- 6866.2004.00318.x

TEZCAN, Prof.Dr. Sabahat; ÇOŞKUN, Yadigar (2004). . TÜRKİYE’DE 20. YÜZYILIN SON ÇEYREĞİNDE

KADINLARDA İLK EVLENME YAŞI DEĞİŞİMİ VE GÜNÜMÜZ EVLİLİK ÖZELLİKLERİ. Nüfus Bilim Dergisi 26, 15-34.

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do;jsessionid=XMQTXvNXb2VN34qt9fKd2dhCMSvxvSBplxT7mRKDTM7qL3GpNLJh!-51988230?id=21515 tuik.gov.tr. 02 Mart 2016. Erişim tarihi: 25 Aralık 2016.

United Nations Economic Commission for Europe “Mean age at first marriage by sex”. Erişim Tarihi 25 Aralık 2016.

http://statline.cbs.nl/StatWeb/publication/?DM=SLEN&PA=37772eng&D1=0-47&D2=0,10,20,30,40,50,(l-1)-l&LA=EN&VW=T Erişim tarihi 25 Aralık 2016

www.turkstat.gov.tr/IcerikGetir.do?istab_id=18 “EVLENME VE BOŞANMA İSTATİSTİKLERİ”]. tuik.gov.tr. 2011. Erişim tarihi: 25 Aralık 2016.

Mathur S, Greene M, Malhotra A. Too young to wed: the lives, rights and health of young

married girls. Washington: International Center for Research on Women; 2003.

Laga M, Shartlander B, Pisani E, Sow P, Carael M. To stem HIV in Africa, prevent

transmission to young women. AIDS. 2001;15:931–4

Kelly RJ, Gray RH, Sewankambo NK, Serwadda D, Wabwire-Mangen F, Wawer MJ. Age differences

in sexual partners and risk of HIV-1 infection in rural Uganda. J Acquir Immune Defic Syndr. 2003;32:446–

Fleming DT, Wasserheit JN. From epidemiological synergy to public health policy and practice: the

contribution of other sexually transmitted diseases to sexual transmission of HIV infection. Sex Transm Infect. 1999;75:3–17.

Auvert B, Ballard R, Campbell C, Carael M, Carton M, Gehler G, HIV infection among youth in a South

African mining town is associated with herpes simplex virus-2 seropositivity and sexual behavior. AIDS. 2001;15:885–98.

Schmauz R, Okong P, de Yilliers E, Dennin R, Brade L, Lwanga S, Multiple infections in cases

of cervical cancer in tropical Africa. Int J Cancer. 1989;43:805–9

Kuhn L, Denny L, Pollack A, Lorincz A, Richart R, Wright T. Human papillomavirus DNA

testing for cervical cancer screening in low-resource settings. J Natl Cancer Inst. 2000;92:818–25.

UNFPA, Child marriage in Azerbaijan (overview), 2014