Kuranda gülmenin içgüdüselliğine işaret

Bu yazıda Necm suresi 43. ayette geçen ifadeyi olası bir şekilde bilimsel bir gerçekle ilişkilendirmeye çalışacağım.

Necm suresi 43. ayette geçer ki:

Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur.
(ilgili ayet.)

Buradaki ayet öncesinde ve sonrasında da şu ayetler yer alır:
“42. şüphesiz en son varış rabbinedir.
43. şüphesiz o güldürür ve ağlatır.
44. şüphesiz o öldürür ve diriltir. ”

Gülme ve islam bilim

Buradaki üslup düz bir şekilde düşünüldüğünde Allah sanki doğrudan öldürüyor diriltiyor gibi düşünülse de 44. ayette işaret edilen bu olayların doğallığıdır. Mesela ölmemizde kaynak olan şey arabanın çarpması olsa da bu evreni yaratan tüm bunları önceden planlamıştır.

Bu ifadeler Aynı zamanda bunların belirlenişinde Allah’ın etkili olduğuna işaret eder.

Farklı bir ifadeyle ise burada dikkat edilen şey kuranda gülmenin sonradan öğrenilen çevresel bir durum olmadığıdır.
Yani her canlının bu gülme ve ağlamayı sonradan öğrenmediği ve bu içgüdüyle doğduğudur. Ağlamanın bu şekilde bir içgüdü olduğu bilinse de gülmek genelde bu bağlamda düşünülmemektedir.

ve öncelikle bahsedeceğim ilişkilendirmeyi anlamanız için şu deneye göz atmanız gerekli.
Gıdıklanmanın nedeni Deneyi

“1933’te psikoloji profesörü Clarence Leuba, gıdıklamaya verilen tepki olan gülmenin öğrenilen bir reaksiyon olup olmadığını kanıtlamak için, yeni dogmuş oğlunu gıdıklarken kimsenin gülmemesini istedi. Yedi ay süren deney sonunda çocuk gıdıklandığında gülüyordu. Böylece gülmenin gıdıklamaya karşı istemdışı bir tepki olduğunu öğrenmiş oldu.”

Kuranda da Allah’ın güldürdüğü ifade ediliyor. Yani doğum ve ölümde olduğu gibi bu davranış kalıbı olan gülmenin de içgüdüselliğine işaret ediliyor. Yani ifade edildiği gibi gülmenin öğrenme sonucu öğrenilmediği ifade ediliyor.

Kaynak:

Araştırmayla ilgili:
http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/08856559.1941.10534563?journalCode=vzpg20
http://gazetekent.com.tr/haber/497/ilginc-deneyler.html

Kurtuba Camii ve 19

Kurtuba Camii ve 19

Bu araştırmaları yaparken geçen sene İspanyaya Elhamra Saraylarını

gezmek için içimde bir istek uyandı ve kalktım İspanyaya gittim.

Aman yarabbi neydi o sarayın duvarlarındaki o elyazması süslemeler.

Onlarca veya yüzlerce saray odaları baştan başa “velâ galibu illâ

Allah” yani “Allahtan başka galip yoktur” yazısıyle binlerce kere

süslenerek donatılmıştı. Allahü te’âlâ bunları dizayn edip yazanlara

ilham edip kendi adını tâ kıyamete kadar hiçbir şekilde yok

olmayacak bir durumda taşların üzerine oydurtmuş gibi görünüyor!

Oradan bu günkü adı Cordoba, Endülüs İslam devletinin başşehri

olduğu zamandaki adı Kurtuba, olan şehre gittim. Oranın merkezindeki

Büyük Kurtuba Camii şerifini gezdim. Bizi gezdiren kafilenin

kılavuzu camiyi gezdirirken bize bu camide soldan sağa doğru 19

koridor olduğunu söyledi. [İngilizcede bu kelimeye “aisle”

denmektedir. Mesela uçaklarda önden arkaya doğru giden insanların

yürüdüğü aralığa da “aisle” denmektedir. Bunu koridor diye tercüme

ettim. İnternette okuduğum bazı yazılarda bunlara iki tarafında

sütunlar olan parallel yol demişler.] İspanyollar Hristiyan

olmayanları İspanyadan sürüp çıkardıktan sonra bu muhteşem caminin

ortasına bir Hristiyan katedrali yaparak caminin mimarisini

katletmişler. Gezi kılavuzumuza hemen senelerden beri Kur’an’daki 19

rakamı üzerinde araştırmalar yaptığımı ve bu camide 19 koridor

olmasını da yayınlayacağım kitapta yazabileceğimi ve bu bilgiyi

içeren bir kitap bulmamda bana yardımcı olup olamayacağını sordum.

Gezi sonunda bana yardımcı olabileceğini söyleyince çok sevindim.

Neticede bana yardım etti ve bir kitapçıdan bu bilgiyi içeren bir

kitap buldu. İstanbula dönüp geldikten sonra internette bu bilgiyi

araştırdım. Hrıstiyanlar dünyada içinde 19 koridor olan tek katedral

diye övünerek müslümanların camisinde müslümanların yaptığı 19

koridora sahip çıkıyorlar. Bunu övüne övüne Katolik ansiklopedisi

dahil bir çok kitapta yazmışlar. Her neyse bu büyük Kurtuba camii

75-100 sene gibi bir zaman diliminde yavaş yavaş yapılmış. Yapımında

Romalıların medeniyetinden arta kalan sütunlardan tutun da tâ

Mısırdan getirilmiş her türlü sütun kullanılmış. İçine katedral

yapılmadan önce binden fazla sütun varken katedralin yapımı için bir

kısmı yok edilmiş. Bu gün itibarıyle içinde 856 sütun kalmış.

Kılavuz 856 sütun vardır deyince ben hemen bakın 856’nın

rakamlarının toplamı da 19 ediyor dedim. Kılavuz ama zamanında 1013

sütun varmış diye cevap verdi. Evet zamanında öyleymiş fakat şu anda

bu caminin mimarisi oturmuş ve içinde en son şekliyle 856 sütun var

ve bunun da rakamlarının toplamı 19 eder. Bunun üzerine bir de 19

paralel koridor veya yol var. Daha ne olsun yani! Gizemli 19

hayatiyetini ortasında katedral olan Büyük Kurtuba Camii içinde

kıyamete kadar böyle sürdürüp gidecek gibi gözüküyor.

 

yazar:mbgeckil, multimediaquran.com admini.

Hamr Nedir?

Hamr Ne Anlama Gelir?

İlgili ayetlerde geçen “hamr (خَمْر)” kelimesi, Arapçada örtmek, saklamak, gizlemek vb. anlamlara gelen “hamere (خَمَرَ)” fiilinden köken alır. Ayrıca bu fiilin (hamuru vb. şeyleri) mayalamak manası da vardır. Aklı örttükleri için şaraba ve diğer alkollü içeceklere hamr dendiği ifade edilmektedir[1]. Bu içkileri içerek sarhoş gezen kimseye “mahmûr (مَخْمُور)” veya “himmîr (خِمِّير)” denir.

Hamr kelimesinin bütün alkollü içecekleri mi kapsadığı, yoksa sadece üzümden elde edilen şarap için mi kullanıldığı sorusu, tarih boyunca bazı görüş farklılıklarına sebep olmuştur: Ebu Hanife’nin de aralarında olduğu Irak ekolüne göre (Hanefiler ile bazı Şafii ve Maliki bilginler), hamr yalnızca üzüm suyundan yapılan alkollü içeceklerin adıdır; hurma ve buğday gibi ürünlerden elde edilen alkollü içeceklere ise nebiz adı verilir. Buna göre, sadece üzümden elde edilen alkollü içecekler Kuran’da haram kılınmıştır; eğer başka maddelerden yapılan alkollü içecekler sarhoş edecek kadar alınırlarsa, ayete göre değil ama sünnete göre bu haramdır; dolayısıyla sarhoş etmeyecek kadar nebiz içmek haram sayılamaz, denmiştir. Hicaz ekolüne göre ise, hamr sarhoşluk veren alkollü içeceklerin tamamının adıdır ve bu nedenle, ilgili ayetler -hangi maddeden yapılmış olursa olsun- bütün alkollü içeceklerin tüketilmesini yasaklamaktadır. Muhammed peygamberden nakledilen birçok rivayet, ikinci görüşü destekler niteliktedir[2].

Allah’ın hamr’ı yasaklamasının, içerdiği sarhoşluk verici madde olan alkolden dolayı olduğu gayet açıktır. Zira, Maide suresinin 91. ayetinde, “hamr”ın insanların arasına kin ve düşmanlık düşürdüğünden ve insanı namazdan ve Allah’ı anmaktan alıkoyduğundan bahsedilmektedir. Bütün bunlara sebep olabilecek tek şeyse, alkolün sarhoşluk verici etkisidir. Dolayısıyla, yasağa sebep olan maddeyi (yani alkolü), söz konusu fiillere yol açabilecek miktarda içeren (yani sarhoş edebilme kapasitesi bulunan) bütün içkilerin, yasak kapsamına dahil edilmesi gerektiği söylenebilir.

 

Alkol İçeren Her Şey Haram mıdır?

Burada, zaman zaman gündeme getirilen bir konuyu, ayrıntılı olarak ele almakta fayda olabilir. Meyve suları vb. ürünlerde de –çok az da olsa- bir miktar alkol bulunabilmektedir. Acaba alkol içerebilen bu tür besinler de, yukarıda bahsettiğimiz alkollü içecek yasağının kapsamına dahil edilmeli midir? Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki; meyve sularında bulunması muhtemel alkol miktarı ile herhangi bir içkide bulunan alkol miktarı arasında önemli bir fark vardır ve meyve suları -fizyolojik sınırlarda ne kadar tüketilirse tüketilsin- sonuçta bir “sarhoşluk” durumu ortaya çıkarmaz. Bir örnekle açıklamak gerekirse, mesela, yaklaşık %5 oranında alkol içeren 350 mL’lik bir bira kutusunda kabaca 14 gram kadar alkol bulunmaktadır ve bu miktarın tamamı, 70 kg ağırlığındaki normal bir erkekte tahmini olarak 50 litre civarında bir hacme yayıldığında, kanda yaklaşık olarak 25-30 mg/dL gibi bir alkol konsantrasyonunun oluşmasına yol açabilecektir. Dolayısıyla 2 kutu bira içmek, kişinin trafikteki yasal sınırı (50 mg/dL) aşmasına ve trafiğe çıkamayacak ölçüde “sarhoş” olmasına neden olabilir. Oysa %0.1 oranında alkol ihtiva eden bir meyve suyundan (ki normalde meyve suları bunun yarısı kadarını bile ihtiva etmez) içerek yasal sınırı aşabilmek için; bir kişinin, bir defada, 25 litreye yakın meyve suyu içmesi gerekir ki bu fizyolojik açıdan mümkün değildir!

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, ayetteki yasaklama gerekçelerini dikkate aldığımızda, bir içeceğin yasak kapsamına alınabilmesi için; o içeceğin fizyolojik olarak içilebileceği azami miktarı içildiğinde, bir insanı sarhoş edebilmeye yetecek miktarda alkol ihtiva etmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, alkol molekülü ihtiva edebilme potansiyeli olan gıda maddeleri ile özellikle alkollü olması için üretilen içkileri aynı kefeye koymak hatalı bir yaklaşım olacaktır.

 

[1] Rağıb el-İsfahani, Müfredat, “Hmr (خمر)” maddesi.

[2] Buhari, Edeb, 80, Ahkam, 22; Müslim, Eşribe, 7, 41, 73; Ebu Davud, Eşribe, 5; Tirmizi, Eşribe: 1, 2, 3; Nesai, Eşribe, 53; İbn Mace, Eşribe: 9, 10; Darimi, Eşribe, 8.

İslama göre çalışmalı mıyız?

rizik

Hayatını tam anlamıyla yaratıcıya adamış olan insanların genelde aklından çalışma temposu hakkında bir şeyler aramak gelir.(kontrollü araştırma yapmadım ama bence çok yüksek bir ihtimal.)

Yaptığımız ya da yapacağımız işler varoluş açısından gerçekten değerli mi diye geçen bir düşünce insanı hiç bir şey yapmamaya bile itebilir. Eylem ve durağanlık arasında yaşamımız gidip gelir. Bu gidip gelmede yaratıcının bizlerden ne beklediği konusunda bilgi edinebiliriz. Rehber olarak kuran’ı edinenler kuran’ı detaylı şekilde incelediklerinde göreceklerdir ki kuran insanı hayırlı işler yapmaya davet eder, çalışmak da hayırlı işleri yapmanın tek yoludur.

Ancak bu yol bir şekilde kuran üzerinde yine sınırlandırılmıştır. Ancak bu sınırlandırma dini darlaştırma, zor kurallar koyma, insanlara eziyet etme amacıyla değil, toplumsal düzen ve barışı sağlamaya yöneliktir. Bu sınırlamadan bahsedeceğim:

Çalışmanın amacı genelde fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılamaktır. Bu ihtiyaçlardan en önemlisi de rızıktır. Ancak çalışmamızın karşılığı olarak elde ettiğimiz rızık bazen yasal olsa bile Allah tarafından yasal görülmeyebilir. Rızka sahip olanlardan yüce Allah’ın istediği şeylerden biri rızkı paylaşmaktır. Ancak yine de insan özgürdür. Popüler dünyada rızık eşit dağıtılmamaktadır. Tüm bunlar düşünüldüğünde rızkı paylaşmanın önemi basitçe anlaşılır.

“8:3 – onlar ki, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden allah yoluna harcarlar. “

Her zaman unutmamamız gereken ayet:

22:28 – ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar; allah`ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken o`nun adını ansınlar. siz de onlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun. 

(http://www.alimallah.net/hac+suresi+28.html)

kuranda rızık

34:39 – de ki: “gerçekten rabbim kullarından dilediği kimseye rızkı hem genişletir, hem daraltır. her neyi hayra harcarsanız o, onun yerine başkasını verir. hem o, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

sebe suresi 39

Bazıları rızkı değerlendirmeye yaratıcı neden karışıyor diyebilir, ancak kuranda da ifade edildiği gibi rızkı veren ve bizleri yaratan yaratıcı bu tür kurallar koyabilir. Nasıl ki bir internet sitesini yaratan en yetkili oluyorsa yaratıcı da bu bağlamda kurallar koyabilir. Bunun sonucuna göre de bizi değerlendirebilir. Bu konu yine farklı bağlamlarda ele alınabilir.

Kuranda hayır yapmak ve çalışmaya söz ettiğim gibi karşı çıkılmasa da amaçlar konusunda kuran farklı bir perspektif sunar:

” onları doğru yola iletmek sana ait değildir. lâkin allah dilediğini doğru yola iletir. hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. yapacağınız hayırları ancak allah`ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. hayır olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. “

bakara suresi 272

Son olarak :

3:114 – Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır.

ali imran suresi 114

AlimAllah psikoloji sitesi

http:// adresinde oluşturulmuş, psikoloji haberlerine ve makalelerine ulaşabileceğiniz başarılı ve geniş içeriğe sahip bir oluşum.
şu kategorilere yer veriliyor:
Aile İçi Sağlıklı İletişim
Bağımlılıklar
Çomü Pdr
depresyon
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
Din Psikolojisi & Sosyolojisi
Dökümanlar
Eğitim
Eşcinsellik
Evlilik Danışmanlığı
Evrimsel Psikiyatri
Fizyolojik Psikoloji
fobi
Fütürist Haberler
gelişim psikolojisi
Geriatrik Psikiyatri
Haberler
Hipnoz Tedavileri
İlaçlar
Kişilik Bozuklukları
Kitaplar
Makaleler
Nöroloji
Obsesif Kumpulsif Bozukluk
Psikiyatride beyin görüntüleme
Psiko Terapi
psikolojik sendromlar
psychology
Saldırganlık
siyaset psikolojisi
Şizofreni, Şizoid bozukluklar
Sosyal Psikoloji
Üniversite Psikoloji Bölümleri
Uyku Bozuklukları

İslam ve Barış

Bu yazıda inşallah islamın barış dini olma fonksiyonunu kurandan ayetlerle inceleme fırsatı bulacağız. böylece günümüz dünyasındaki savaşlara bakışta yüce Allah’ın kurallarınca bir yer edineceğiz. ama önce kafadaki önyargıları falan ortadan kaldırmak gerek. savaş mutlak anlamda kötüdür diye bir düşünce realist bir tutum olmaz. birisi size saldırıyorsa kendinizi illa ki savunmak zorundasınızdır. dolayısıyla mutlak anlamda savaşan 2 taraf da suçsuzdur demek yanlış olur.

Kuran, evrim teorisine karşı mıdır?

Her ne kadar, Kuran’a iman ettiğini söyleyen Müslümanların çoğunluğu, belki başka din ve kültürlerden etkilenerek aksini savunsa da, Kuran ayetleri ön yargısız ve objektif bir biçimde incelendiğinde, Kuran’ın evrim teorisiyle çelişmediği açıkça görülebilir:

Kanıtlarıyla açıklayayım:

1) Kuran’a göre “Adem” isminde bir peygamber vardır; ancak “adem” kelimesi aynı zamanda insan türünü tanımlayan bir kelime olarak da kullanılmıştır.

Kanıt a: Ali İmran 59! “Şüphesiz, Allah indinde, İsa’nın misali, ademin misali gibidir; onu topraktan yarattı ve sonra ona ol dedi; böylece “olur”…

Burada “olur” diye çevirdiğim kelime, Arapçadaki “yekûn” fiilidir. Geniş zamanı (muzari) ifade eden bir fiildir. Yani “adem” geçmişte olmuş-bitmiş bir şey değildir; geçmişte olduğu gibi, bugün de olmaktadır ve gelecekte de olacaktır. Buradan “adem”in insan türünü anlatan bir kelime olduğu anlaşılıyor.

Bu ayetten benim anladığım şey şu: Rabbimiz bize diyor ki; İsa sizin için bir mucize gibi görünebilir; ama buradan hareketle onu tanrılaştırmayın; çünkü benim indimde, İsa’nın durumunun sizin durumunuzdan bir farkı yok, o da bir ademdi, tanrı değildi…

Kanıt b: Kuran’da, adem kelimesi yerine, bazen insan kelimesi, bazen de beşer kelimesi kullanılmıştır. Mesela,

“Meleklere ademe secde edin dedik ve secde ettiler; ancak iblis (hariç)…” (2/34)

“(İblis) <beşere secde etmem.> dedi.” (15/33)

“Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere, «adem’e secde edin» dedik, iblis hariç secde ettiler… (iblis) beni ateşten yarattın onu çamurdan (tîn) dedi” (7/11,12)

“İnsanı çamurdan (tîn) yarattık.” (23/12)

“Rabbin meleklere: <gerçekten ben çamurdan (tîn) beşer yaratıcıyım.> dedi” (38/71)

2) Kuran’da ne Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratıldığından bahsedilir; ne de Havva diye birisinden…

Bazı insanlar, Araf 189. ayette Adem ve Havva’dan bahsedildiğini söylerler. Burada geçen “ondan eşini yaptı” ifadesi “kendi türünden bir eş” anlamındadır. Nitekim peygamberimiz için de, Kuran’da, “Size, sizin bedeninizden bir elçi gelmiştir.” (9/128) denilmiştir. yani sizin gibi bir elçi, beşer olan bir elçi gelmiştir, deniliyor; yoksa, peygamberin bizim kaburga kemiğimizden oluştuğu söylenmiyor. Araf 189 ve benzeri ayetlerde anlatılan şey, insanın genel varoluş sürecidir. Bunun böyle olduğunun açık delili de bir sonraki ayettir. Eğer Araf 189. ayette Adem ve Havva’dan bahsediliyor olsaydı, bir sonraki ayete göre de (190. ayet) Adem ve Havva’nın müşrik oldukları gibi bir sonuç çıkardı.

3) Ademin, yani insan türünün var olduğu cennet ile insanların öldükten sonra gidebildikleri ahiret yurdu olan cennet farklıdır; insanlığın yaratıldığı cennet yeryüzündedir.

Kanıt a: Bakara 30! “Rabbin meleklere <Gerçekten ben yeryüzünde bir halife yapıcıyım.> dedi…” (2/30)

Kanıt b: Cennet kelimesi bahçe anlamına gelir. Kuran’da dünyadaki ağaçlık, yeşil alanlar için de kullanılmıştır: 2/265, 2/266, 17/91, 18/32, 25/8, 34/16, 68/17 vb.

4) Allah, ademi/insanı yeryüzünde halife yaparken, yabani/barbar/ilkel insanlar yeryüzünde hüküm sürüyorlardı.

Kanıt: Bakara 30! “Hani bir zamanlar, Rabbin meleklere dedi ki: Gerçekten ben yeryüzünde bir halife yapıcıyım. dediler ki: Orada fesat çıkaran ve kan dökenleri mi (halife) kılarsın?

Bu ayette meleklerin kullandığı fiil, gelecek zaman fiili değil, geniş zaman fiilidir. melekler şöyle diyor: Şunları mı, orada (halife) kılarsın ki onlar fesat çıkardı/çıkarıyor/çıkaracak ve kan döktü/döküyor/dökecek.

5) Allah’ın meleklere sunduğu “bir tek adem” değil, “isimler” de değil; çoğul akıllı varlıklardır! Aynı şekilde, cennetten çıkanlar da öyle…

Kanıt: Bakara 31! “Ademe isimlerin tümünü öğretti; sonra onları meleklere arz etti.”

Burada “onları” diye tercüme ettiğim kelime, Arapçadaki “hum” zamiridir. Eğer meleklere arz edilen şey, “bir tek erkek” olsaydı, hu zamiri; “isimler” olsaydı “ha” zamiri kullanılması gerekirdi. Oysa hum zamiri kullanılmıştır ki, buradan, Arapça gramer kuralları gereği, arz edilen şeyin çoğul akıllı varlıklar olduğunu anlıyoruz. Yani “bir tek adem” değil; “birçok adem” söz konusu.

Kanıt: 2/38, 7/24 ve 20/123.

“İnin oradan hepiniz! benden size bir yol gösterici gelir de kim yol göstericiye uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir…” (2/38)

“Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin…” (7/24 ve 20/123)

Bu ve benzeri ayetlerde yer alan fiil ve zamirler 2’den fazla kişi için kullanılan çoğul ifadelerdir.

Şahsi görüşüm:

Kuran’a göre insan türü (adem) yeryüzünün malzemesiyle (toprak), yeryüzünde yaratılmış; orada halife yapılmış; isimleri (konuşmayı?) öğrenmiş, ağaçlı bir bahçeye (Afrika’da?) yerleşmiştir. İşte Kuran bu bahçedeki bir ağacın insan türüne yasak kılındığını haber vermektedir. Fakat insanlar bu ağaçtan yemiş ve çıplak kalmış ve azgınlık etmişlerdir. Burada eğer mevzubahis Adem ve Havva olsaydı, evli iki kişinin avret yerlerini görmeleri doğal olurdu. Dolayısıyla, öyle anlaşılıyor ki; erkekli kadınlı insan topluluğu bu ağaçtan yiyerek, Allah’ın örtünme emrini unutmuş ve açılıp saçılmış; bu nedenle de kınanmışlardır. Ayrıca yine Kuran’dan anlaşıldığı kadarıyla, savaşmış ve bu nedenle de ilk yerleştikleri mekandan uzaklaşmış oldukları sonucuna varılabilir. İnsan türünü günaha iten bu ağaç, mesela Afrika’da bulunan ve alkol içeren marula ağacı olabilir:

http://www.youtube.com/watch?v=ehcnu-ybxdy

Gdolu yiyeceklerin kuran ile incelenmesi

bu yazıda kuranda neden gdo’lu yiyecek olmaması gerekliliğinden söz edeceğim inşallah. aynı zamanda çok net bir şekilde bu tür besinlere karşı çıkıldığından da bahsetmiş olacağım haliyle.
gdo genetiği değiştirilmiş organizmalar anlamına gelir. daha çok verim elde edileceği öne sürülür, hatta böylelikçe açlığı önler diyerekten bu besinler etik olarak sunulmaktadır ancak akabinde bu besinlerin zararı yok sayılmaktadır. ancak zararlı olan bu besinleri bu şekilde öne sürmek kurana göre doğru mudur diye sorduğumuzda karşımıza aşağıda vereceğim ayetler çıkacaktırç

97 – allah, kâbe`yi, o beyt-i haram`ı, haram ayı, kurbanı ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. bu, allah`ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini ve allah`ın herşeyi hakkıyle bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

((bkz: maide suresi 97))

yukarıdaki ayette kurbanlardan bahsedilmiş
100 – de ki:”pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz, pis olanın çokluğu hoşuna gitse bile”. ey selim akıl sahipleri allah`tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
buradaki ayette de pis olan şey yani (gdo) çok olsa bile onu kullanmamak gerektiğinden söz edilmekte.

(bkz: maide suresi 100)

ve ilginç bir şekilde sonra gelen ayetse şöyle:

101.İnananlar, açıklandığı vakit hoşunuza gitmeyecek şeyler hakkında sorular sormayın. kuran`ın ışığında sorarsanız size açık olurlar. allah özellikle onlardan söz etmedi. allah bağışlayandır, yumuşaktır.
maide suresi

“GDO’yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli tez, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO’nun zorunlu olduğu görüşüdür.” yani dolayısıyla bu gdo yöntemi günümüzde kullanılmaması gereken bir yöntemdir.
(bkz: maide suresi 101)

kaynak:yaklasansaat.com gdoyla alakalı veri. bu veri bir çok sitede bulunabilir, gdoyla ilgilenenler zaten bilir..

Sitene Zaman Ayarlı Namaz Kılmalısın Kodu

Evet Arkadaşlar aşağıda paylaşacağım kodla ziyaretçilerinize saati geldiğinde değişen namaz kılma kodu ekleyebilirsiniz.
mesela saat 13:00’dan önce sabah namazını kılmalısın der. motomot doğru bilmese de(her şehirde farklı.) yararlı bir kod bence üzerine tıklayıp kopyala deyip sayfanıza yerleştirebilirsiniz. güzel bir dini kod bence.

Yayın tarihi Kategoriler UncategorizedSitene Zaman Ayarlı Namaz Kılmalısın Kodu için bir yorum yapın

Nisa Suresi’nin 34. Ayeti / “Kadına Dayak” Meselesi

“İslam’da kadın hakları” ve “İslam’da kadına verilen değer” gibi meseleler çerçevesinde zaman zaman gündeme gelen ve içerdiği “darabe” kelimesinin farklı anlamlara gelebilmesinden ötürü, Türkçeye nasıl tercüme edileceği hususunda tartışmalara konu olan ayet.

Her dilde olduğu gibi, Arapçada da farklı manalara gelebilen (eş sesli) kelimeler vardır. Dolayısıyla Arapça bir kitap olan Kuran’da da bu türden kelimelere rastlamak mümkündür. İşte “darabe” kelimesi de böyle sesteş kelimelerden birisidir; Kuran’da “vurmak, bırakmak, vazgeçmek, izah etmek, sefere çıkmak, örtmek” vb. pek çok manada kullanılmıştır.

Dil bilimsel açıdan, Nisa/34’te kullanılan “darabe” fiili, “(onlara) vurun” veya “(onlardan) ayrılın” manalarına gelebilir. Mesela 43/5. ayette, “Haddi aşan bir kavim oldunuz diye vazgeçip sizi uyarmayı bırakalım mı?” denilirken, “darabe” fiili kullanılmıştır. Nisa/34’te, “vurun” ve “ayrılın” manalarından hangisinin tercih edilmesinin daha uygun olacağına karar vermek için (diğer eş sesli kelimelerde de olduğu gibi), ayetin öncesine-sonrasına ve Kuran`ın bütününe bakmak gerekir.

1) Nisa/34’ten hemen bir sonraki ayet (Nisa/35), “Ve in hiftum şikaka beynihima…”  yani “Şayet o ikisinin (karı-koca) arasının yarılmasından/açılmasından/ayrılmasından korkarsanız…” şeklinde başlamaktadır. Bu durum, bir önceki ayette bir ayrılıktan bahsedildiği görüşünü desteklemektedir.

2) Kuran’ın bize haber verdiğine göre, peygamberimiz eşleriyle çeşitli problemler yaşamış ve hatta kimi zaman şiddetli geçimsizlik olarak tanımlanabilecek boyutta sorunlar ortaya çıkmıştır. Böyle bir durumda Allah’ın peygamberinden istediği şey şu olmuştur:

Ahzab/28-29: “Ey peygamber! Eşlerine de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, o zaman gelin size ayrılık nafakasını vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, Allah sizden iyi davranışlarda bulunanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır.”

Görüldüğü gibi, burada peygamberden huysuzluk yapan eşlerini dövmesi, onlara vurması değil; onlardan ayrılması istenmektedir. 

3) Kuran’a göre, eşinin zina yaptığını söylese dahi bir erkek karısını dövemez (nur/6-10) ve karısı (suçlamayı kabul etmedikçe) zina cezası da almaz. Böyle bir durumda dahi, kocanın sözüne itibar etmeyen ve kadına ceza uygulatmayan Kuran’ın, geçimsizlik durumunda erkeğe kadını dövme hakkı tanıması, mümkün gözükmemektedir. Mesela, birtakım rivayetlere göre, sahabeden Uveymir, karısı Havle bint Kays’ın zina yaptığını söylemiş; bunun üzerine boşanmışlardır. Uveymir’in karısına herhangi bir ceza (dayak vb.) verilmemiştir. Benzer şekilde, Hilal adındaki sahabi de, karısının Şerik ismindeki biriyle zina ettiğine şahit olmuş (böyle olduğunu iddia etmiş), karısı ise bunu kabul etmemiş ve bunun üzerine boşanma gerçekleşmiştir ve karısı da herhangi bir ceza almamıştır!