Çocuk Evliliği, child marriage

                                                                              Çocuk Evliliği

Çocuk evliliği en doğrudan şekliyle yasal olarak 18 yaşından küçüklerin evlenmesi olarak tanımlanabilir. Uluslararası belgelerde de çocuk evliliği bu şekilde tanımlanmaktadır. Ancak 18 sayısının belirlenişi çok keskin olmamakla beraber kişilerin fiziksel ve duygusal olgunluğa erişme yaşlarının farklı oluşu da bu konunun tartışma konusu oluşturmasına neden olmuştur.  Bununla birlikte bazı ülkelerdeki yasalarda da evlenme yaşı farklı şekillerde yer almaktadır. Benzer konularda ülkeler arasında da çeşitli farklılıklar görülmektedir. Örneğin bazı ülkelerin hukukuna göre çocukların suçtan sorumlu olma yaşları farklıdır.  Bu da yine çocukların bilişsel kabiliyetleriyle alakalı olduğu için çocuk evliliğinin yaşının gerekçelendirilmesine benzer bir gerekçelendirme içermesi  mümkündür. Hindistan’da evlilik için yasal yaş, kızlar için 18 yaşı ve erkeklerde ise 21 yaşıdır. Bu da bu konudaki çeşitli yorumların, hukukta da farklı sonuçlara yol açtığının kanıtı olarak düşünülebilir. Yazının ilerleyen kısımlarında bu konu yine tartışılacaktır.

Konu ile alakalı dünya üzerinde pek çok araştırma bulunmaktadır. “child marriage” kelimeleriyle google scholar üzerinde yapılan bir araştırmada görülecektir ki bu konuyla ilişkili 22.600 sonuç bulunmaktadır. Aynı şekilde “çocuk evliliği” kelime grubuyla arama yapıldığında ise 42 sonuç bulunmaktadır. Bu da konu üzerinde Türkçe yayın yapan araştırmacıların fazla araştırma oluşturmadığı, fazla araştırma oluşturmak istemediği şeklinde yorumlanabilir. Kaldı ki bu sonuçlarda yer alan internet sitelerinin büyük bir kısmı da bu konudaki bilimsel, kompleks, orijinal araştırmalara dayanmamaktadır. Ancak bu konuya ilgi gösterilmediği eleştirisi dünyanın başka yerlerinde de yer almaktadır. Örneğin bazı İngilizce makalelerde çocuk evliliği “a Silent Health and Human Rights Issue “ olarak tanımlanmaktadır.

Konunun araştırılmamasının muhtemel nedenlerinden biri bu konuda araştırma yapmak için çocuk evliliğini içeren atmosfere ortak olmak gerektiği olabilir. Araştırmacı bu araştırmayı yaparken maruz kalacağı tablo muhtemelen araştırmacı için de rahatlatıcı olmayacaktır. Kaldı ki bu konudaki devlet elindeki verilere ulaşmak da zor olacağı için bu konudaki verilere ulaşmanın zorluğu da araştırmaların az oluşunu açıklayabilir. Devlet desteği olmadan bu konu üzerinde çalışmak muhtemelen araştırmacı için kolay olmayacaktır. Diğer taraftan ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde eğitim de gelişmiş olacağından daha fazla araştırma olmaktadır. Ancak bu gelişmiş ülkelerde çocuk evliliği daha az görülmektedir. Bu da araştırma yapma motivasyonu olan kültürlerde araştırma yapmayı zorlaştıran unsurlardan biri olarak düşünülebilir.

Çocuk evliliğiyle alakalı sorunsallardan en önemlilerinden biri çocuk evliliğinin hangi yaşla ilişkilendirilmesi gerektiğidir.  Sayının doğru olarak tespiti ve doğru bir şekilde hukuk ile birlikte sistematize edilmesi çocuk evliliği konusundaki tartışmaları da en doğru sonuca ulaştırabilecek perspektifi sunabilir. Bunun öncesinde evliliğin ne olduğunu tanımlamak da konunun detaylı bir şekilde anlaşılması için yararlı olacaktır.

Biyolojik bakış açısıyla evlilik iki insanın cinsel birliktelik oluşturma sürecini sözleşme ile ekonomik ve toplumsal bir kuruma dönüştürmesidir. Bu dönüştürülen kurum ayrılmayı zorlaştıran ve birlikteliği güçlendiren bir etkiye sahiptir. Bu tanımın üzerine duygusal elementler eklenebilecek olsa da en temel, sade şekliyle evlilik bu şekilde tanımlanabilir.

Evlilik evrimsel psikolojinin bakış açısıyla düşünecek olursak cinsel rekabeti önleyerek toplumun huzuru için yararlı bir fonksiyona sahip olabilir. Bunun ötesinde çocuk bakımı için gereken ebeveynlerin bir arada olmasını güçlendirdiği için nesillerin devamı için de önemlidir. Aile içerisinde çocuğun psikolojik gelişimi huzurlu bir aile yapısından olumlu bir şekilde etkilenir. Aile büyük ölçüde çocuğun çevreyle alakalı deneyimlerini oluşturma sürecine etki eder.  Ancak evlilik sözleşmesinin yaşı küçük olan, yeterince sorumluluk alacak karar verme yetisine sahip olmayan ve bu yüzden ebeveynlerinin sözlerine bağımlı olacak olan yaştaki kişilere dayatılması mümkündür. Böyle olduğunda çocuk adeta ebeveynleri tarafından pazarlanan bir sermayeye dönüşmektedir.

Kendi kararlarını almaktan yoksun olduğu bir yaşta verilen bir kararın bağlayıcılığı ise kişinin yaşamının tamamını etkileyecektir. Çünkü evlilik sözleşmesi devam edecektir. Anne ve babanın etkileşimini içeren bir aile atmosferinde yetişmesi gereken çocuk için hazır olmadığı farklı bir evlilik kurumu atmosferine maruz kalması çocukta ileriye yönelik olası psikiyatrik problemlere neden olabilir.  Bunun ötesinde yine çocuk için o yaşlarda gerekli olan eğitim ortamından çocuk yoksun bırakılacaktır. Bu yoksun bırakılmanın nedeni ise muhtemelen çocuğun evlendiği kişinin çocuk gelin için geleneksel statü olan evin bakımını üstlenmesi gerektiği fikrini aşılaması olabilir. Bu fikri aşılamaktan öte çocuğu buna zorlaması da mümkündür. Çünkü ergenlik döneminde özerklik kazanmak için yeni yeni çaba göstermeye çalışan ailesine bağımlı olan ergen bu dönemdeki evliliği nedeniyle bir engellenme yaşayacaktır. Bunun sonucunda özerkliğiyle alakalı baskınlık çatışmasında adeta farklı bir ebeveyne boyun eğmek zorunda kalacaktır.

Otorite figürlerinin artması çocuğun daha içedönük ya da şizoid bir kişiliğe bürünmesine neden olabilir. Bu tarz bir uyum mekanizması çocuğun dayaktan kaçınmasına yardım etse de yaşamından keyif almasını engelleyecektir.  Bu duruma ayak uydurmak için kullanacağı psikolojik savunma mekanizmaları da kişinin hayatına bakışını önemli ölçüde etkileyecektir.

Çocuğun o sırada bulunduğu çağın özelliklerini bilmek çocuk evliliği konusuna bakışımızı da değiştirebilir. Ergenlik, çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir. 12-21 yaş arası ergenlik dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde kişinin yaşamı boyunca elde edeceği karar vermeyle alakalı bilişsel yeteneğinin doruğuna ulaşacağı öngörülür. Bu da kişinin evlenip evlenmeyeceğine karar vermesiyle ilişkili olan hukuki yetkisine karar veren süreçle ilgilidir. Kişi 18 yaşını aştıktan sonra daha büyük bir değişiklik yaşamayacağı, yeterli olgunluğa ulaşacağı öngörülür. Türk hukukuna göre bazı istisnai durumlarda çocuğun ebeveynlerinin onaylamasıyla da 18 yaşından küçük çocuklar da evlenebilmektedir.

Çocuk evliliği ve psikiyatri konusunda çocuk evliliğinin yaratacağı etkiyi anlayabilmeye yardımcı olabilecek bir literatür bulunmaktadır. Yapılan bir çalışmada çocuk evliliği yapanlarda çift uyumu ile çocukluk çağı travması ve cinsel işlevlerin birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmada çocuk evliliği yapanların çift uyumunun bozulmuş olduğu ve buna en fazla çocukluk çağı ruhsal travması, erken yaşta evlenme, çocuk yaşta gebe kalma, cinsel istismar ve cinsel şiddete maruz kalmanın neden olduğu belirlenmiştir. Çalışmada çocuk evliliği yapanların çocukluk çağında daha fazla emosyonel istismar, fiziksel ihmale / şiddet ve cinsel şiddete maruz kaldıkları tespit edilmiştir. Ayrıca çocuk evliliği yapan kadınların cinsel işlevlerinin önemli oranda bozulduğu tespit edilmiştir.

Bu da kişinin cinsel birliktelik için zorlandığının işareti olarak düşünülebilir. Kişi cinsel tacize uğrama sonucunda oluşan bozukluklara benzer problemlere sahip olmuştur. Hatta bunun bir çeşit ebeveynlerin onay verdiği cinsel istismar olup olmadığı da tartışılabilir. Çünkü ortaya çıkan veriler inkar edilemeyecek derecede psikiyatrik patolojiyle ilişkilendirilmiştir. Bir ek tanı olarak düşünmekten ziyade bunu doğrudan çocuk evliliğiyle ilişkili görmek halihazırda bulunan istatistiklere göre çok da mantıksız görünmemektedir.

Başka bir araştırmada ise evlendirildiğinde 15 yaşını, değerlendirme sırasında 18 yaşını doldurmamış 48 kız çocuğu değerlendirilmiştir. Olguların dosyaları ve sosyal inceleme raporları ve düzenlenmiş adli raporları araştırmacılar tarafından geriye dönük olarak incelenmiştir. Ruhsal bozukluk tanıları DSM-IV’e dayalı klinik görüşme ile belirlenmiştir. Sonuçlara göre Olguların %45.8’ine en az bir ruhsal bozukluk tanısı konduğu, majör depresif bozukluk ve uyum bozukluğunun en sık konulan tanılar olduğu saptanmıştır.

Olguların %8.2’sinde travma sonrası stres bozukluğu saptanmıştır. Olguların %22.9‘u kendi isteği dışında evlendirilmişti. Olguların %14.6’sının evlendirildiği kişi tarafından fiziksel şiddete/istismara, %27.1’inin ise duygusal şiddete/istismara maruz kaldığı saptanmıştır. Olguların %29,2’sinde intihar düşüncesinin, %20,8’inde intihar girişiminin geliştiği bildirilmiştir. Olgular sosyodemografik özelliklerine göre gruplara ayrıldığında evliliği istemeyen, evlendirildiği kişiyi evlilik öncesi tanımayan, evlilik sonrası geniş ailede yaşayan, evlendirildiği kişi çalışmayan (işsiz, askerde, cezaevinde) ve evlendirildiği kişi tarafından fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalan olgularda daha yüksek oranda ruhsal bozukluk saptanmıştır. Tartışmaya göre ise bulgularda sadece adli değerlendirme için yönlendirilen olguları içermekle birlikte küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarının ruhsal bozukluk açısından risk altında olduklarını göstermektedir. Bu konudaki tartışmaların sadece adli değerlendirmede yapılmış olması mantıklı bir eleştiri olarak gözükmektedir. Ancak bu konudaki araştırmalarda başka bir istatistiğin olmaması sorununa da ışık tutmaktadır. Bir yerlerde daima sosyal devlet olma sözü veren devletin gözden kaçırdığı çocuklar bir şekilde evliliğe zorlanmaktadır.

Sonuçlar çocuk yaşta evliliklerin önlenmesi ve erken evlendirilen kız çocuklarının ruh sağlığının korunması için gerekli adımların atılması gerektiğini düşündürmüştür.

  1. Çalışmadan elde edilen %50’lik intihar düşüncesi kişilerin ruhsal durumunun güçlü bir şekilde bozulduğunun bir göstergesi olmaktadır. Adeta verilen sonuçlar çocuk istismarıyla verilen istatistiklerle de örtüşen bir yapıya sahiptir. Travma sonrası stres bozukluğuyla ilişkilendirilmesi de ayrıca detaylı bir şekilde araştırılmalıdır. Çocuk evliliğinin hangi kısmının bu sorunlara yol açtığının aydınlatılması oldukça yararlı olabilir.

Çocuk Evliliği ve Ekonomi

Toplumun çocuk evliliğine bakışıysa toplumun gelişmişlik düzeyiyle ilişkilendirilmiştir.  Dünya Bankası  ve Birleşmiş Milletler örgütleri tarafından yapılan araştırmalarda da, kız çocuklarında görülen erken yaş evlilikler ile ülkenin gelişmişlik düzeyi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir.  Bu da kişilerin çocuk evliliğine bakışıyla hayata bakışı arasında bir ilişki olduğuna dair bir gösterge olarak düşünülebilir. Bu probleme kişilerin bakışı temelde çocuk bakımı ve çocuk haklarıyla ilişkilidir. Bu gibi konularda herhangi bir sorun yaşanması ise toplum içerisinde travma döngülerine neden olabilir. Travma döngüsü olarak tanımladığım döngü travma uygulanan kişinin daha sonra başkalarında travma yaratmaya başlayarak yeni travmalar ve bunun sonucunda travmatik bir toplum oluşturması sürecini ifade ediyor.

Çocuk evliliğine bakış da adeta kişilerin yaşama bakışıyla alakalı bir ölçekteki kişilerle alakalı önemli ölçüde ipucu oluşturan bir faktöre benzemektedir.

Türkiye’de, her üç kadından birinin çocuk evliliği yapmış olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ve ülkemizin pek çok bölgesinde, on’lu yaşlardaki kızlar, para karşılığında, büyük yaşlardaki erkeklerle evlendirilmektedirler.

Yukarıda söz ettiğim araştırmayla beraber düşünüldüğünde Türkiye’nin gelişmişlik düzeyiyle alakalı da doğru bir saptamada bulunabilmemiz mümkündür. OECD’nin yapmış olduğu gelişmişlikle alakalı kompleks ölçütleri içeren testlerde görülecektir ki Türkiye genel olarak en az puanları alan son 5 ülke arasında yer almaktadır. “Life satisfaction”, “safety”, “education”, “community” gibi birçok konuda en kötü puanlara sahip OECD ülkeleri arasında yer almaktadır. Eğitimdeki düşük puanlar çocuk evliliğine izin veren, bilgisiz toplum yapısını, life satisfaction’dan düşük puan alınması da çocuğunu evlendirecek derecede yaşamdan mutsuz olan bir ülke yapısıyla ilişkilendirilebilir.(Mutluluk ve suç araştırmalarına göre mutlu olmayan kişilerin daha çok suç işlediği düşünülmektedir. Ek olarak mutsuz olan ülkelerde suç oranının daha yüksek olduğu düşünülmektedir.)

Ayrıca “community” değerlerindeki düşüş de toplumun Türkiye üzerinde birbirine güvenmeyen, sosyal bağları aslında o kadar sıkı olmayan bir ülke olduğunun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Zira “community” değeri toplumdaki kişilerin ihtiyaç duyduğu zamanda kişilere yardım edecek birileri olup olmadığı sorusunun sorulmasından elde edilmiş bir değerdir. Türkiye’de ise community değeri çok yüksek görülmemektedir.  OECD ülkeleri ortalamasından daha az ortalamaya sahiptir. Ayrıca “ortalama gelir”, konaklama gibi alakalı konularda da yine OECD ülkelerinin ortalamasından aşağıda bir ortalama değere sahiptir.

Eğitim ve kadının kariyer yaşantısına bakış konusu da çocuk evliliğinin dinamiklerini anlayabilme açısından önemlidir. Türk toplumunda, kızlar öğrenimlerini erken yaşta bırakmaktadırlar. Askerlik yapma zorunlulukları bulunmamakta ve çalışma yaşamına katılımları tasvip edilmemektedir. Tüm bunların yanı sıra, geleneksel anlayışta, kızların duygusal, cinsel ve iktisadi ihtiyaçlarının, dinsel ahlaka uygun bir biçimde tatmin edilebilmesinin, evlilik ilişkisi içinde olanaklı sayılması, kızların erken yaşlarda evlenmeleri sonucunu doğurmaktadır (Berhane Ras-Work, 2006:13).

Bu bakış açısının oluşturduğu kızların hayattaki tek ideali iyi bir evlilik olmuştur. Bunun dışındaki yollar uygun görülmemektedir. Ebeveyn pratikleriyle de bu düşüncelerin çocuklara aşılanması mümkündür. Eğitim alınmayan bir toplumda çocuk için en önemli, güvenli yol göstericinin çocuğun ailesi olması beklenen bir sonuçtur.  Sorgulamayan ve itaat eden kız çocuklarının olduğu bir nesil pekiştirilecektir.

Çocuk Evliliği ve Hukuk

1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 16. Maddesi’nde “Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradesiyle yapılır” denilmektedir. Türkiye tarafından 1985 yılında bazı hükümlerine çekince konulmak suretiyle imzalanan ve 1999 yılında Türkiye’nin çekincelerini kaldırarak iç hukukuna geçirdiği Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme’nin “Önyargıların ve Geleneklerin Tasfiye Edilmesi”  başlıklı 5. Maddesi’nin 1. fıkrasının (a) bendinde ise şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, her iki cinsten birinin aşağı veya üstün olduğu veya erkekler ile kadınların basmakalıp rollere sahip oldukları düşüncesine dayanan bütün önyargılar ve gelenekler ile her türlü uygulamayı tasfiye etmek amacıyla erkeklerin ve kadınların sosyal ve kültürel davranış tarzlarını değiştirmek konusunda gerekli tedbirleri alırlar.” Aynı Sözleşme’nin “Evlenme ve Aile İlişkileri Alanındaki Haklar” başlıklı 16. Maddesi’nin 1. fıkrasının (b) bendinde şöyle denilmektedir: “Taraf  devletler, kadınlara, serbestçe eş seçmede ve serbest ve kendi rızasıyla evlenmede erkeklerle aynı hakka sahip olma hakkını tanırlar.” Aynı Madde’nin 2. fıkrasında “Çocuğun nişanlandırılması ve evlendirilmesi hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Taraf devletlerce, asgari evlenme yaşının tespit edilmesi ve evliliklerin resmi sicile kaydının zorunlu hale getirilmesi için yasama tedbirleri de dahil gerekli tüm işlemler yapılır.”

Türkiye’nin 1995 yılında iç hukukuna geçirdiği Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. Maddesi’nin 1. fıkrasında da şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.”Aynı Sözleşme’nin 36. Maddesi’nde “Taraf devletler, esenliğine herhangi bir biçimde zarar verebilecek her türlü sömürüye karşı çocuğu korurlar.” denilmektedir. Bu bağlamda, uluslararası belgelerde çocuk evliliğinin bir seçim olamayacağının temel ilke sayıldığını ve çocuk evliliğinin bir insan hakkı ihlali olarak kabul edildiğinin altını çizmek gerekir. Ancak bu belgelerdeki ifadeler oldukça kapsayıcı olsa da birçok belirsizliğe sahiptir. Bu belgelere rağmen çocuk evliliklerinin sürdürülmesi de bu belgelerin işe yararlılığının sorgulanmasına neden olabilir. Ancak hukuki sistemdeki bir değişimle de büyük bir değişim gözlemlemek mantıksız olacaktır. Zira hukuk çocuk evliliğine bakışta sadece bir perspektifi meydana getirmektedir.

Dünyada Çocuk Evliliği

Hindistan’da yapılan bir araştırmaya göre 20-24 yaşlarındaki kadınların% 44’ü 18 yaşından önce evlenmiş,% 22,6’sı 16 yaşından önce evlenmiş ve% 2,6’sı 13 yaşından önce evlenmişti. Ulusal Aile Sağlığı Araştırmasın’dan (2005-206) gelen veriler, 20-24 yaşlarındaki 22.807 Hintli kadın örneklemi oluşturmuştur.

Şu anda Bangladeş’teki kadınlar için ortalama evlilik yaşı 20.2’dir. Tüm kızların yaklaşık yarısı

18 yaşından önce evlidirler.( Chowdhurray) Bangladeş için de evlilik için asgari yasal yaş kadınlar için 18 erkekler içinse 21 olarak görülüyor. Bu yönden bakıldığında Bangladeş’in yasalarındaki evlilikle alakalı bölümün Hindistan’dakine benzer olduğunu söyleyebiliriz. Kızların yarısının 18 yaşından önce evli olması ise Türkiye’deki değerlere göre oldukça yüksektir ve daha karamsardır. Bangladeş’in bu konudaki bakış açısı Bangladeş’teki kadınların toplum içindeki yerinin anlaşılması için de yardımcı olabilir. Makale içerisinde söylediğim gibi herhangi bir ölçekte yer alan çocuk evliliğine bakışla alakalı bir soru kişi hakkında oldukça geniş yargılara varabilmemize neden olabilir. Toplumun bu konudaki bakışından da toplumun tamamının toplumdaki kadınların pozisyonuna ilişkin ne düşündüğü üzerine fikir edinebiliriz. Örneğin erkeklerin 21 yaşında evlenebilmesi kadınların ise 18 yaşında evlenmesi belki de kadınların erkeğe emanet edildiği gibi bir imaj oluşturmaktadır. Tabii bu söylenilen tartışmalı olarak da düşünülebilir, zira bu değerler aynı zamanda kadının daha erken erkeklere göre olgunlaştığı gibi bir düşünceyle de alakalı olabilir. Tersi yönde bir ayrımcılık olarak düşünülebilir. Ayrıca kadınların 18 yaşından önce evlenebilmesi kadınların eğitim hayatına ilişkin de birçok bilgi verir. Nitekim farklı sorumluluklar yüklenen çocuk eğitim için yeterince zaman bulamayacaktır. “Ev hanımı” pozisyonuyla kaçınılmaz olarak özdeşleşecektir.

 

Güney Asya’nın pek çok yerinde, kalitesizlik nedeniyle Güney Asya’nın pek çok yerinde, kalitesiz yaşam nedeniyle acil obstetrik bakım ve yüksek malnütrisyon düzeyleri genç kadınlar arasında yaygındır,  özellikle de anemiyle ilişkilidir. Erken evlilik de kişinin yaşamını riske sokar. Ergen annelerin 20 25 yaş arası anne olanlara göre 2-5 kat daha fazla maternal ölüm şansı vardır.(UNICEF, 2001: 7). Türkiye’deki erken yaşta evlilik yapanlar için de geçerli bir rakam olarak düşünülebilir bu bilgi.  Kaldı ki erken evliliğin yapıldığı Türkiye bölgelerinin de ekonomik durumu düşünülecek olursa çocuk evliliğinin yaratacağı problemler daha da artacaktır. Zira ekonomik yeterliliğe sahip olunmaması aynı zamanda gerekli hijyenik koşulların yaratılmasını zorlaştıracaktır. Annenin beslenmesini, çocuğun beslenmesini de etkileyecektir.

İlk Evlilik Yaşının Çocuk Evliliği ile İlişkilendirilmesi

İlk evlenme yaşı, bir yıl içinde ilk kez evlenen bireylerin ortalama yaşını ifade eder. Kadın ve erkeklerin ilk evlenme yaşları arasındaki farklar 2015 için 3,1 olarak gerçekleşmiştir. En fazla yaş farkı olan iller; Kars 4,9 yaş, Ardahan 4,8 yaş, Iğdır ve Ağrı’da 4,3 yaş olarak belirlenmiştir. En az farklar sırasıyla; 2,5 yaş Kastamonu, 2,6 Ankara, Karabük, Zonguldak ve Şırnak illerinde görülür. Yaş farkı olan illerin doğu bölgelerine ait olduğu ve çocuk evliliğinin de sık görüldüğü iller olduğu görülmektedir.  İlginç olarak en az yaşlar arasında fark görülen illerin bir kısmı birbirine yakın illerdir. Bu da kültürün çocuk evliliğiyle, evlilik yaşıyla ilişkilendirilmesine sebep olabilir. “Karabük, Zonguldak, Ankara, Kastamonu”  illeri grubu bu hipotezi doğrularken Şırnak bu hipotezi çürütmektedir.

İlk evlenme yaşı 1950’de 19 iken, 1990 yılında 22, 2010’da 23 olmuştur. Evlenme yaşının zaman içinde yükseldiği açıkça görülmektedir. İlk evlenme yaşının yükselmesi, diğer sosyo-domografik etkenler sabit kabul edildiğinde doğum oranlarını azaltmaktadır. Doğurganlık döneminin evlilik içinde geçen kısmının kısalması doğurganlık hızını düşürmektedir. Doğurganlık hızının değişmesi de toplumun aile yapısındaki dinamikleri doğal olarak da toplumun yapısının tamamını etkileyecektir. Evlilik yaşının artması üniversite eğitimine verilen önemin artmasıyla ve kadının toplumdaki sosyal pozisyonunun değişmesiyle de ilişkilidir.

İlk evlenme yaşı üzerinde bölgesel farklılıklar görülür. Doğu bölgelerinde ilk evlilik yaşları daha düşüktür. Öğrenim durumu da ilk evlenme yaşı üzerinde etkilidir. Özellikle kadınlarda, öğrenim görmemiş kadınlar ile en az lise mezunu olanların ilk evlenme yaşları arasındaki fark 1978 yılında 5 yaş, 2003’de 5,8 yaştır. Anadili Türkçe olan kadınlarla, diğer ana dillere sahip kadınlar arasında ilk evlenme yaşı farkı; 1998’de 2 yaş iken 2003’de 1,5 yaşa düşmüştür.

Aşağıdaki grafikte de ilk evlenme yaşları ve ilk evlenme yaşları arasındaki farklar görülebiliyor. Aynı zamanda erkek ve kadın yaşlarının ortalaması görülmektedir. Tüm dünyadaki ilk evlilik yaşıyla alakalı verileri gözlemlemek çocuk evliliği konusuyla alakalı bir perspektif de oluşturabilir.

Yukarıdaki listeye göre çeşitli yorumlarda bulunabiliriz. Yaş farkının en çok olduğu ülke Arnavutluk olarak görülmektedir. Avrupa ülkelerinde ilk evlilik yaşının Türkiye’ye göre önemli ölçüde yüksek olduğu görülmektedir.

İsveç’teki erkeklerin ortalama ilk evlilik yaşı 35.6 olarak görülmektedir. Listedeki en yüksek erkek ilk evlilik yaşı İsveç’e aittir. Kadın ve erkek yaşları arasındaki fark da İsveç üzerinde fazla görünmemektedir. İsveç ise 2015 OECD verilerine göre yüksek konaklama, yüksek ortalama gelir, yüksek işe sahip olma oranı, ve yüksek eğitim düzeyine sahiptir. OECD’nin resmi sitesinde İsveç’e ait değerler şöyle yorumlanmaktadır.” İsveç, Better Life Index’te çoğu diğer ülkeye göre refah ölçütlerinde çok iyi performans gösterir. İsveç neredeyse tüm boyutlarda ortalamanın üzerinde yer almaktadır.”

Ortalama evlilik yaşının en yüksek olduğu ülke ise İzlanda’dır. İzlanda OECD’nin better life index ile ilgili sitesinde Better Life Index’te çoğu diğer ülkeye göre refaha ilişkin birçok ölçütte iyi performans gösterir. İzlanda, işe sahip olma yüzdesi ve ortalama gelirde en üst sıralarda yer almaktadır. Konut ve iş-yaşam dengesi  değerlerinde ise ortalamanın altında olduğu görülmektedir.

Listedeki kadın ve erkek yaş ortalamasının en küçük olduğu ülke Türkiye olarak görülmektedir. En erken evlilik olan ülke olarak da listedeki ülkeler arasında Türkiye görülmektedir. Türkiye’ye en yakın ülke ise Türkiye’nin komşu ülkelerinden Azerbaycan olarak görülmektedir.  Azerbaycan hukukunda yasal evlilik yaşı kızlar için 17 olmasına rağmen, özel durumlarda bu yaşın 16’ya düşürülmesine izin vermektedir.  Birleşmiş Millet Nüfus Fonunun yaptığı araştırmalara göre Azerbaycan’da da çocuk evlilikleri de yüksek düzeydedir. (Makalenin devamında detaylı yüzde veriliyor.)

Böylece İlk evlilik yaşı oranının düşük olmasıyla çocuk evlilik oranı arasında belki de korelasyon kurulabileceğini görebiliriz.

Yaş farkının en düşük olduğu ülke ise İrlanda olarak görülmektedir. Kadın ve erkek arasındaki yaş farkının fazla olmaması kadın ve erkeğin toplumdaki rollerine ilişkin bir veri olarak düşünülebilir. İrlanda ayrıca boşanma oranı en düşük olan Avrupa ülkelerinden biridir.

Ayrıca OECD’nin better life index resmi sitesinde ülkenin değerleri şöyle özetlenmektedir: İrlanda, Better Life Index’te çoğu diğer ülkeye göre refah ölçütlerinde iyi performans göstermektedir. İrlanda, konut, kişisel güvenlik, sağlık durumu, eğitim ve beceriler, sosyal bağlantılar, öznel iyi olma, iş-yaşam dengesi ve çevresel kalite açısından ortalamasının üstündedir ancak gelir ve refah ortalamasının altındadır.

Böylece ilk evlilik yaşı üzerinden ülkelerin gelişmişlik düzeyine, çocuk evliliğine kadar yorumda bulunabiliriz. Her ne kadar ortada bir nedensellik olmasa da inkar edilemez bir korelasyon bulunmaktadır.

 

 

 

 

Türkiye’de Yıllara Göre İlk Evlilik Yaşı

Buradaki tablodan Türkiyedeki ilk evlilik yaşının sürekli artma eğilimi gösterdiğini görebiliriz.

Çocuk Evliliğinin Afrika’daki Sonuçları

2002 yılında, 52 milyon kız 18 yaşından küçükken evlendi.

Çocuk evliliğiyle birlikte genç kızların doğum yapması;  doğum öncesi fistüllere ve annenin ölümüne neden olabilecek Obstetrik fistüller’a neden olur. Ortak bir inanç, çocuk evliliğinin kızları cinsel hastalıklardan koruduğu üzerinedir. Ancak durum böyle değildir. Evli kızların evli olmayan kızlardan STD’lere, özellikle HIV ve insan papilloma virüsüne (HPV) yakalanma olasılığı daha yüksektir. Sahra altı Afrika’da, 15-19 yaş arasındaki kız çocukları aynı yaştaki erkeklerden 2-8 kat daha fazla HIV ile enfekte olma ihtimali yüksektir.

Tek bir korumasız vajinal ilişki hareketinden HIV bulaşma riski, kadınlar için erkeklerden 2-3 kat daha fazladır. Küresel olarak, kadınlar arasında HIV enfeksiyonlarının yaygınlığı, yaşları 15 ile 24 arasında en yüksek; Erkekler için risk 5-10 yıl sonra doruklara ulaşmaktadır. Kenya’da yapılan bir araştırma, evli kızların evlenmemiş kız çocuklara oranla HIV bulaştırma olasılığının% 50 daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Zambiya’da bu risk daha da yüksekti (% 59). Bu çalışma, erkeklerle eşleri arasındaki yaş farkının eşler için önemli bir HIV risk faktörü olduğunu belirtti. Bu da çocuk yaştaki kız çocuklarının kendilerinden oldukça büyük olan yetişkinlerle evlendirildiği tablonun sağlık açısından oluşturacağı tıbbi problemi net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bütün bu çalışmalar kızların kocaları tarafından enfekte edildiğini göstermektedir. Bu bulgu ile ilgili bir hipotez, genç kızın fizyolojik olarak HIV enfeksiyonuna daha yatkın olabileceği hipotezidir; çünkü vajinası henüz koruyucu hücrelerle kaplanmamaktadır ve serviksi daha kolay erozyona uğrayabilir. HIV yayılımı riski de artar; çünkü krem, vajinal veya servikal laserasyonlar iletim oranını arttırır.

Ayrıca, herpes simpleks virüs tipi 2 enfeksiyonu, gonore ya da klamidya gibi STD’ler, kızların HIV’e karşı savunmasızlığını artırmaktadır.

Çocuk evliliği ve çok eşlilik başka bir ölümcül hastalık, serviks kanseri için önemli bir rol oynamaktadır. HPV enfeksiyonu Sahra Güneyi Afrika’da endemik hale gelmiştir.

Çocuk Evliliği ile Mücadeleye Yönelik Öneriler

Çocuk evlilikleri esasen sosyal ve kültürel bir sorundur. Ancak bunun ötesinde kişinin modern dünyanın kültürünü benimsememesi ve ilkel dürtülerine yenik düşmesiyle de ilişkilendirilebilir. Nitekim hayvanlar dünyasında evlilik, evlilik yaşı gibi kurallar ve zorunluluklar yoktur.

Çocukların yetişkinlerin bir minyatürü olmadığı kabul edilmelidir. Bana göre yasaların bu konuda yeterli olduğu açıkça görülmektedir. Ancak yine de yasaların sosyal ve kültürel olarak desteklenmesi gereklidir. Örneğin çocuğun evlilik konusunda seçim şansının olmadığı gerçeğinin toplum tarafından anlaşılması ve önlem alınması gereklidir. Çocuk olan kişi çocuk evliliği konusunda şikayetçi olduğunda başına gelebilecek alternatif senaryolardaki çocuğun refahı garanti altına alınmalıdır. Eğer çocuk için alternatif olası bir senaryo devlet tarafından karşılanamıyorsa çocuk açısından adalet sisteminin belirsizliğiyle karşılaşmaktansa evliliğe boyun eğmek mantıklı görünecektir. Zorla evlendirilmeye çalışılan kişinin aynı zamanda olası diğer istismar türlerine de oldukça açık olduğunun güçlü bir şekilde farkında olunması gereklidir.  Koruyucu aile gibi uygulamaların yaygınlaştırılması ve bu tür kurumların modernize edilip çocuğun refahını sağlayabilecek optimum gerekli koşulları sağlayabileceğinden emin olunmalıdır.

Aynı zamanda yetişkinlerin de çocuk evliliği konusunda bilinçlendirilmesi önemlidir. Neticede çocuk evliliğini gerçekleştiren ailelerin bazen bunu maddi sebepler yüzünden gerçekleştirdiği bilinmektedir. Aynı zamanda  devlet politikası toplumun ekonomisinin homojen bir şekilde dağılması, işsizlik gibi konularda gereken önemi göstermelidir.  Dünya Bankası tarafından belirli aralıklarla düzenli olarak yapılan Gelir Dağılımı Araştırmaları’na göre, az gelişmiş ülkelerde, çok sayıda kız, erken yaşlarda evlendirilmek suretiyle; öğrenim ve sağlıklı yaşama hakkından alıkonulmaktadır. Bu ise, kadının toplumdaki statüsünün düşmesine ve daha yoğun cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmasına neden olmaktadır. . Örneğin 15-19 yaş aralığında kızlarda evlenme oranı Kanada’da %0.6, ABD’de %3.9, İngiltere’de %1.7, Finlandiya’da %0.6, İsveç’te %0.4, Japonya’da %0.7, Fransa’da %0.6, Hollanda’da %2.4, Belçika’da %1.6, Almanya’da %1.2, İtalya’da %3, İspanya’da %2.3 olarak tespit edilmiştir. Güney Avrupa ülkelerinden olan Portekiz’de oran %5.7 ve Yunanistan’da %5.5 şeklindedir.     Ülkelerin gelişmişlik düzeyi düştükçe, çocuk gelinlere daha yüksek oranlarda rastlanılmaktadır. Örneğin 15-19 yaş aralığında kızlarda evlenme oranı, Azerbaycan’da %12, Lübnan’da %13.2, Mısır’da %15.9, Peru’da %12.5, Şili’de %11.7, Arjantin’de %12.4’tür.

Dünyada, çocuk gelinlere, en yüksek oranda Batı-Doğu-Orta Afrika ülkelerinde ve Güney Asya’da rastlanmaktadır. Örneğin Batı Afrika ülkesi olan Nijer’de oran %61.9, Doğu Afrika ülkesi olan Mozambik’te %47.1, Orta Afrika ülkesi olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde %74.2, Güney Asya ülkesi olan Afganistan’da %53.7, Bangladeş’te %51.3’tür (World Marriage Patterns, 2000). Türkiye’deki oran ise %15.5 olarak tespit edilmiştir. Ancak bu oranın gerçeği yansıtmadığını belirtmek gerekir. Çünkü Evlilik Modellemeleri Araştırması yapılırken, Türkiye’ye dair veriler, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgilerle tespit edilmiştir. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nde ise sadece medeni kanunun öngördüğü şekilde hakim kararıyla yapılmış olan erken evliliklerin kaydı bulunmakta, sosyolojik anlamda yapılan erken evliliklerin yani dini nikaha dayanan erken evliliklerin kaydı bulunmamaktadır.

Bu bağlamda, resmi oranın, sosyolojik araştırmalarda elde edilen verilerle birlikte okunması gerekmektedir. Böyle bir okuma ise, bugün, Türkiye’de çocuk gelin oranının %30 ila %35 arasında seyrettiğini ortaya koymaktadır. BM 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu’nda(www.undp.org.tr) yer alan ülkelere ait kişi başına düşen milli gelir rakamları, söz konusu ülkelerdeki çocuk gelin oranı ile birlikte değerlendirildiğinde, bu çalışmanın varsayımı olan “ülkelerin gelişmişlik düzeyi arttıkça, çocuk gelin oranının düştüğü” varsayımı doğrulanmaktadır. Nitekim kişi başına düşen milli geliri 33.375 $ olan Kanada’da çocuk gelin oranı %0.6, kişi başına düşen milli geliri 30.386 $  olan Fransa’da çocuk gelin oranı %0.6, kişi başına düşen milli geliri 32.525 $  olan İsveç’te çocuk gelin oranı %0.4’tür.

Kişi başına düşen  milli gelir düştükçe, çocuk gelin oranı yükselmektedir. Örneğin Yunanistan’da kişi başına düşen milli gelir 23.381 $ ve çocuk gelin oranı %5.5 ve Arjantin’de kişi başına düşen milli gelir 14.280 $ ve çocuk gelin oranı %12.4’tür. Türkiye’de ise kişi başına düşen milli gelir 8.407 $ ve çocuk gelin oranı %30 üzerinde seyretmektedir. Bu, Türkiye’nin iktisadi gelişmişlik sorununun çözülmeden, Türkiye’de kız çocuklarında erken yaş evlilikleri sorununun çözülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Yine “child marriage and poverty” kelime grubu google üzerinde en çok araştırılan konulardan biridir.

Ayrıca bu sorunun saptanması da çözüme yönelik oldukça yararlı adımlar atılmasına zemin hazırlar. Bu konuda  çocukların çocuk evliliğine maruz kalınmasıyla ilgili olarak rutin testler uygulanabilir. Bu konuda çocuğun öğretmeni ve rehber öğretmeniyle birlikte çalışmalar düzenlenebilir.

Bunun ötesinde aileler için de bu konuda eğitimler verilmesi, bunun çocuğa nasıl bir zararının olacağının anlatılması da problem çözümüne dair yol almada yardımcı olabilir. Aynı zamanda konuyla ilgili cezaların artması da olayın caydırıcılığını artırabilir.  Gambiya Cumhurbaşkanı Yahya Jammeh, 18 yaşından küçük kızlarla evlenen kişilerin 20 yıla kadar hapis cezasına çarptırıldığını geçmişte ifade etmişti. Buna benzer cezalandırmalar da her ne kadar tek başına yeterli olmasa da belki de caydırıcı bir faktör olacaktır.

Bu konuda araştırma yapılmasının zorluğu düşünüldüğünde bu konu üzerinde yapılacak olan araştırmalara devlet desteğinin sağlanması oldukça yararlı olabilir.

Sonuç

Çocuk evliliği başta ekonomik olarak gelişmemiş ülkeler olmak üzere bütün dünyayı etkileyen, çocukların psikolojik, biyolojik gelişimlerini ciddi ölçüde engelleyen bir olgudur. Çocuk evliliğini önleyebilmek ve bu konuda farkındalık oluşturmak oldukça önemlidir. Farkındalık oluşturmak adına devlet politikası oluşturulması ve bu konu üzerinde çalışmalar yapılması tüm insanlık için yararlı olacaktır.

 

Kaynakça

Nour NM: Child marriage: a silent health and human rights issue. Rev Obstet Gynecol. 2009, 2: 51-56.

Çakmak D. “Türkiye’de Çocuk Gelinler”. Birinci hukukun gençleri sempozyumu hukuk devletinde

kişisel güvenlik, bildiri tam metinler e-kitabı. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2009: 20-2

Soylu N, Ayaz M. Adli degerlendirme için yonlendirilen küçük yaşta evlendirilmiş kız

çocuklarının sosyodemografik özellikleri ve ruhsal değerlendirmesi. Anadolu Psikiyatri Dergisi. 2013;14:136-44.

Ras-Work, Berhane. (2006). The Impact of Harmful Traditional Practices on the Girl Child, Elimination of All

Forms of Discrimination and Violence Against the Girl Child, UNICEF Innocent Research Center Expert Group Meeting, 25-28 September 2006, Florence-Italy.

Raj , N. Saggurti , D. Balaiah & J. G. Silverman (2009) Prevalence of child marriage and its effect on fertility

and fertility-control outcomes of young women in india: a cross-sectional, observational study. Lancet 373(9678), 1883–1889.

Chowdhurray, F. D. (2007). The socio-cultural context of child marriage in a Bangladesh village.

International Journal of Social Welfare, 13, 244–253. doi:10.1111/j.1369- 6866.2004.00318.x

TEZCAN, Prof.Dr. Sabahat; ÇOŞKUN, Yadigar (2004). . TÜRKİYE’DE 20. YÜZYILIN SON ÇEYREĞİNDE

KADINLARDA İLK EVLENME YAŞI DEĞİŞİMİ VE GÜNÜMÜZ EVLİLİK ÖZELLİKLERİ. Nüfus Bilim Dergisi 26, 15-34.

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do;jsessionid=XMQTXvNXb2VN34qt9fKd2dhCMSvxvSBplxT7mRKDTM7qL3GpNLJh!-51988230?id=21515 tuik.gov.tr. 02 Mart 2016. Erişim tarihi: 25 Aralık 2016.

United Nations Economic Commission for Europe “Mean age at first marriage by sex”. Erişim Tarihi 25 Aralık 2016.

http://statline.cbs.nl/StatWeb/publication/?DM=SLEN&PA=37772eng&D1=0-47&D2=0,10,20,30,40,50,(l-1)-l&LA=EN&VW=T Erişim tarihi 25 Aralık 2016

www.turkstat.gov.tr/IcerikGetir.do?istab_id=18 “EVLENME VE BOŞANMA İSTATİSTİKLERİ”]. tuik.gov.tr. 2011. Erişim tarihi: 25 Aralık 2016.

Mathur S, Greene M, Malhotra A. Too young to wed: the lives, rights and health of young

married girls. Washington: International Center for Research on Women; 2003.

Laga M, Shartlander B, Pisani E, Sow P, Carael M. To stem HIV in Africa, prevent

transmission to young women. AIDS. 2001;15:931–4

Kelly RJ, Gray RH, Sewankambo NK, Serwadda D, Wabwire-Mangen F, Wawer MJ. Age differences

in sexual partners and risk of HIV-1 infection in rural Uganda. J Acquir Immune Defic Syndr. 2003;32:446–

Fleming DT, Wasserheit JN. From epidemiological synergy to public health policy and practice: the

contribution of other sexually transmitted diseases to sexual transmission of HIV infection. Sex Transm Infect. 1999;75:3–17.

Auvert B, Ballard R, Campbell C, Carael M, Carton M, Gehler G, HIV infection among youth in a South

African mining town is associated with herpes simplex virus-2 seropositivity and sexual behavior. AIDS. 2001;15:885–98.

Schmauz R, Okong P, de Yilliers E, Dennin R, Brade L, Lwanga S, Multiple infections in cases

of cervical cancer in tropical Africa. Int J Cancer. 1989;43:805–9

Kuhn L, Denny L, Pollack A, Lorincz A, Richart R, Wright T. Human papillomavirus DNA

testing for cervical cancer screening in low-resource settings. J Natl Cancer Inst. 2000;92:818–25.

UNFPA, Child marriage in Azerbaijan (overview), 2014

 

belçika vizesi, vize verme paranoyası, xenophobia, belçika staj vizesi alamamanın yolları

Merhabalar  bu yazıyı belçikada stajla alakalı vizeyi nasıl alamadığım, erasmus stajı için nasıl vize alamadığımın hikayesini anlatacağım. bu hikaye mutlu sonla bitmediği için normal vize alma hikayelerinden daha farklı görünebilir tabii.

öncelikle diğer ülkenin(Belçika’nın istediği belgelerin saçmalıklarını ve pahalı olmasını bir tarafa atacak olursak gerçi pahalı görünmesinin arkasında yatan sebep aslında bizim ülkenin parasının euro karşısında değersizliği o ayrı mesele tabii.)

ilk olarak eğer vize almak isteyecekseniz ilk aşamanız vfs global ismindeki aracı şirketle muhatap olmak oluyor.

http://www.vfsglobal.com/belgium/turkey/pdf/Private-Education.pdf

bu şirket özel kurumla staj anlaşması yapacaksanız size böyle bir özet belgeler sunuyor. sayfanın uzunluğuna bakan birisi bile yav bu 2 sayfa bile değil nasıl vize belgelerini açıklayabilsin ki diye rahatlıkla mantık yürütebilir. evet açıklayamıyor. vize belgeleri aslında daima gizemini koruyor. sizden tam olarak ne istediklerini, kabul edilip edilemeyeceğinizi hiç bir zaman bilemeyeceksiniz.

3. maddeden paragraf akışı bozulmaya başlıyor.

“Sonuç Belgesi : Başvurunuzun hangi yabancı dilde incelenmesini istediğinize dair imzalanmış dil seçim belgesi. Bu belge web adresinden temin edilebilir.
Signed declaration form to choose the language you prefer for the treatment of your visa application”

burada ne denmek istediği tamamen muamma. ales sınavından 90 alamasam da kardeşim web adresi dediğin şey nedir? neden bahsediyorsunuz? diye düşündürüyor beni gerçekten de.

6. maddeye geçiyoruz:

“Belçika’da alınacak olan kursun programı.”
Documentation giving a brief description of the courses organized by the private establishment which issued the registration attestation and explaining the specific
nature of those courses compared to similar courses organized in the country of origin .

burada arkadaşlar çeviri yapayım demiş ama 4 kelimede anlatmaya çalışmış anlatacağını. halbuki çeviride yazan tamamen çok daha geniş kapsamlı bir şey. vfs globale telefonla sorduğumda ise yine net bir cevap alamadım. bu belge nasıl olmalı? erasmus anlaşmasıysa learning agreement’ı mı istiyorsunuz? ne istiyorsunuz allah aşkına?

belçikada aldığım şey kurs mu ayrıca? nasıl bir çeviridir bu? insan eğitim programı falan yazar bari.

Belçika’daki dil kursunda öğrenilecek olan dilin seviyesinin tespit edildiği Yabancı Dil Sınav Belgesi. Mümkünse, dil kursunda alınan derslerin detayı ve kişinin
derecelerini gösteren bir belge.
Proof of language knowledge of the language in which the courses that you intend to pursue are given; an attestation from the secondary education establishment
that issued the diploma or the leaving certificate, stipulating the number of hours of classes/week pursued in that language and the results achieved, or proof of
passing internationally recognized computerized language proficiency examinations (e.g. TOEFL for English skills) or a certificate issued at the end of complementary
education in that language.

vfs globali gerçekten gerekiyor mu diye aradığımda sonradan gerekiyorsa söylerler dediler ki bu gizemli bir cevap gibi geldi. en azından bu belge yoksa %20 reddederler gibi bir cevap mantıklı olabilecekken, sen bir başvur da bakarsın alırsın tarzı bir cevap almak beni gerçekten büyük ölçüde caydırdı.

bütün belgelerin dış işleri bakanlığından onaylanması da oldukça gereksiz aslında ama en azından kabul edilebilir Ankara ve İstanbul’da oturanlar için oldukça kolay.

“Burs alıyorsanız burs belgeleriniz. Fiyat ve süresi belirtilecektir.
If applicable, scholarship documents including the amount and the term”

Burs belgesi nasıl olacak? nasıl görünecek? yine hiçbir bilgi yok.

“Burslu değilseniz vaya bursunuz/burslarınızın miktari 642 €’dan az ise sponsor tarafından imzalanmış garantörlük belgesi (annexe 32);
Garantörlük belgesini imzalayacak kişinin ne kadar kazancı olması gerektiğine dair bilgiyi asağıdaki web sitesinde bulabilirsiniz.”

burada da erasmusla gidiyorsanız karşı kurumunu ödediğiyle birlikte 642 euro’nuz olmuyorsa (ki bundan da emin değilim ikisini toplayabiliyor muyuz ki? vfs global ‘i arayıp sorabilirsiniz ama bu konuda görevlilerin de şüpheleri var. bu konuda aradığımda ilk başta bana net bir rakam vermedi şöyle değişir böyle değişir gibi.  ilgili maddedeki linke tıkladığınızda ise şu sayfa geliyor.

“https://dofi.ibz.be/sites/dvzoe/Pages/PageNotFoundError.aspx?requestUrl=https://dofi.ibz.be/sites/dvzoe/EN/Applicationguides/Pages/The_commitment_that_charge_will_be_taken_Annex_32.aspx”

page not found , yani adamlar doğru düzgün çalışan link bile koyamıyor. bu linki ise arada linkle girebildiğim için farkettim yoksa farketmem yine zordu gerçekten arada link çalışabiliyor.

Belçika Elçiliği veya Konsolosluğu tarafından belirlenen bir doktordan alınmış Sağlık Raporu, 6 aydan daha eski olmamalı aslı ve 2 fotokopisi, Anlaşmalı doktor
listesini web sitesinden bulabilirsiniz.
http://www.vfsglobal.com/belgium/turkey/pdf/List-of-the-doctors-recommended-by.pdf

burada da belçika hükümeti sanırsam ki türk doktorlarını ve sağlık sistemini yetersiz bulduğundan ülkelerine veba sokmamızdan endişelendiği için kendi doktorlarından sağlık raporu almamızı istiyor.

ancak sağlık raporuyla ilgili bilmeniz gereken bir nokta ise bunu almak için en azından 300-350 lira ödemeniz gerekliliği. başka bir şehirden gidiyorsanız aynı gün de işe gidemeyeceğinizi düşünürsek en azından bir 500 lira kaybetmiş oluyorsunuz. staj vizesi alabilmek için vfs globale vereceğiniz paradan hiç söz etmiyorum bile.

bunun dışında siteye üye olmak da mümkün değil, üye olun diyor ama aslında üyeliği vfs globali arayarak şifre alarak yapıyorsanız. üye olduktan sonra randevu alabiliyor musunuz? hayır randevu almak için de aramanız gerekiyor? randevu aldıktan sonra referans numarası mailinize gelecek olması gerek bana geldi mi? hayır gelmedi, neden olduğunu bende bilmiyorum. dolayısıyla yolun ortasında geriye dönmeye karar verdim.

benim tavsiyem eğer zengin değilseniz bu yola hiç girmeyin, eğer çok istiyorsanız mümkün olduğunca belgeleri toplamada hızlı olun ve bunun yanında mümkün olduğunca anlaşmanızda 3 ayı geçmeyin. hatta 2 ay yapın. vfs globale rağmen vize alabiliyorsanız artık dünya üzerindeki herşeyi yapmaya yetkinsiniz demektir, kolay gelsin, good luck!

domain sistemi üzerine

Domainler bilindiği gibi internet’i oluşturan ağları birbirine bağlayan altyapının Amerika’da alt yapısı oluşturulduktan sonra internetin yaygınlaşmasıyla beraber her domaine özgü kişinin ulaşmak istediği yere ulaşmasına yardımcı olan harf ve rakamlı sistemlerdir. Harfle ifade edilmeleri sayıyla ifade edilmesinin yeterince ayırt edici ve akılda kalmayıcı oluşundan dolayıdır. Bu harfle ifade edilen alan adları ise “ilk gelen alır. ” şeklinde bir sistemle dağıtılmaktadır. Bu sistem ise hukuki olarak karmaşa ve çözümsüzlüğe neden olmaktadır. Alan adı karaborsacılığı gibi bir çok sorunu oluşturmaktadır. Markalara ait alan adları önceden alınıp daha sonra ilgili markaya satılmaya çalışılmaktadır. Ya da bir çok alan adı önceden alınıp yüksek fiyatlara satılmaktadır. Bu şekilde akılda kalıcı ve basit domainler domain satıcılarının elinde piyasaya girmeden bekleyen bir mal olma özelliğinin dışına çıkamamış olurlar. Bunun uluslararası standardizasyonuyla ilgili yetkin firma ise Icann’dir.  Her domain alışımızda İcann’in ortaya koyduğu sözleşmeyi kabul ederiz. Böylece Icann legal bir arabulucu rolünü üstlenmiş olur. Para cezası verme gibi bir yetkiye sahip olmasa da domain eğer başka bir markaya satılmak üzere ilgili markadan önce alınmışsa domaini asıl olması gereken sahibine geri verir. Amerika’da kurulmuş olan kuruluş objektif olmamasıyla ilgili bazı eleştiriler alıyor olsa da bağımsız olma iddiasında bir kuruluştur. White paper isimli dokümandan sonra ortaya çıkmıştır. 40 gün içerisinde domainler konusundaki uzlaşma sorunlarına cevap verir. Ayrıca coğrafi bölgelere özgü ayrı domain uzantıları bulunmaktadır. Örneğin türkiye’deki uzantı .tr ‘dir ve nic.tr tarafından com.tr net.tr uzantılarının belgeyle dağıtımı yapılır. İleride serbest dağıtımı planlanıyor olsa da şu anda alımı belgeyledir. nic.tr için yetki şuan için orta doğu teknik üniversitesinde olsa da başka bir devlet kurumuna devredilmeye çalışılmaktadır. Yeni uzantılar çıktığında markaların uyarılması için çeşitli stratejiler geliştirilmiştir.

Bunlardan biri sunrise period’dur. Burada kurumlara, markalara domaini almaları için zaman tanınır o zaman içinde almaları beklenir.

Defansive period’da ise kendiliğinden tüm markalara ait uzantılar önceden satın alınır.

İstisna yöntemi ve İzleme yöntemi de bulunmaktadır.

 

pdr bölümünü seçmeli miyim?

Geçenlerde mail yoluyla aldığım bir soru üzerine bu blogu yazmak istedim. Pdr bölümünün tercih dönemi öncesinde değerlendirmesini yapmayı planlıyorum. Akademik ya da daha farklı şekillerde kariyerini devam ettirmek isteyenler için doğru bir seçim olup olmadığına değineceğim.

Eğer illa ki pdr bölümü seçerseniz nelere dikkat etmeniz gerektiğinden söz edeceğim. Bölüm halk arasında popülerliğini psikolojiye olan ilgiden ve istihdam olanağının fazlalığının yararlılığından elde etmişti. Ancak alan dışı atamalar ve bana göre çok fazla özel üniversitelerde gereksiz yere bölüm açılması (örneğin medipol üniversitesi rehberlik ve psikolojik danışmanlık bölümü.) bölümün önünü kapattı.

Bölümün önünü kapatmasının yanı sıra bölümden arda kalanlar da idealist oldukları için oldukça güçlü bir rekabet ortamı yarattılar. Bölüm daha diğer bölümlere göre yeni olmasına rağmen 80 kpss puanı bu bölüm için düşük bir kpss puanı hale geldi,(bkz.2016 kpss) atanmayı imkansızlaştırdı.

Atanması imkansız olmayanlar ise doğuya atandılar. İsterlerse Türkiye derecesi yapsınlar tercih listesinde batıdaki yerler bitme noktasına geldi. Mezunların istihdamsız kalmasıyla beraber güçlü iş olanakları olayı çoktan öldü.

Diğer taraftan özelde iş bulma açısından soracak olursanız o da çok parlak sayılmaz,(hatta diğer eğitim fakültesi bölümlerine göre daha kötü, örneğin matematik öğretmeni freelance ders verebilecekken pdr mezunu için o kadar kolay değil.) zira özeldeki kurumlar da oldukça rekabet halinde. ki bu rekabet sadece pdr mezunları arasında değil. Bölüm için kanun tarafından sınırlanan özel bir çalışma alanı olmadığı için diğer sosyal bilimlerle alakalı bölümler de bu masadaki iş fırsatına ortak oluyor.

Ama şöyle diyebilirsiniz tabii, ben akademisyen olmak istiyorum zaten ne işim var benim okulda çalışmayla!. Burada da türkiye şartları pek elverişli sayılmaz. Ancak sayılı üniversitelerde eğitim alıyorsanız belki master yaparken asistan olmaya çalışabilirsiniz.(çok fazla kadro olmadığı gerçeğini unutmayın.) Ama gerçekten bu konuda büyük bir isteğiniz yoksa bu yol sizin için daha fazla yük olacaktır.

Gelelim diğer soruya, akademik alanda ilerlemek istiyorsak nasıl üniversite seçmeliyiz?

Seçeceğiniz üniversitenin mümkün olduğunca türkiyede’ki üniversiteler arasında yüksek sıralamaya sahip olması önemlidir.(genelde devlet üniversitelerinin daha iyidir.  Üstelik burs kesilecek derdi olmaz.)

Eğitim dilinin ingilizce olması size inanılmaz bir fayda sağlar. Meslek ingilizcesini de o arada kavramış olursunuz. Sonradan pdr müfredatını ingilizce düşünmeye çalışmak ya da öğrenmeye çalışmak yıllarınızı alabilir.

Üniversitedeki hocaların uluslararası araştırmalarının olup olmamasına dikkat edin. Bunu nasıl araştıracağız diyorsanız şöyle örnek vereyim:

Örneğin Medipol Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünü ele alalım.

En yüzeysel şekilde profesör ve doçent sayılarının fazla olması bölümün iyi olduğuna işarettir.  Verdiğim linkte sadece 1 tane profesör olduğu görülüyor.(Diğerleri yardımcı doçent) Yine profesör olanın yani en iyisinin araştırmalarına baktığınızda 1 tane uluslararası yayınlanmış araştırması olduğu görülüyor.(daha fazla da olabilir benim dikkatimi çeken 1 tane var.)

Bölüm başkanı olarak gözüken kişiye baktığımızda ise (scholar.google.com üzerinden araştırmalarını aratabilirsiniz.) hiç gözümüze çarpan uluslararası araştırma olmadığını görüyoruz. Ki muhtemelen listenin devamına bakmaya gerek görmüyoruz.

Özetle ileride akademisyen olmak isteyeceğiniz bir üniversite seçmek istiyorsanız, üniversitenizin hocalarının da iyi bir akademisyen olmasına dikkat etmelisiniz. İleride master eğitimi için bir yere başvurduğunuzda eğer eğitimi kötü bir üniversiteden mezunsanız size “orada eğitim nasıl?” diyeceklerini unutmamalısınız.

Diğer önemli etmenlerden biri ise sınıftaki öğrenci sayısı olabilir. Eğer bir üniversitede öğrenci sayısı fazlaysa bu hocaların sizi bireysel olarak tanıma, yardım etme, iletişim kurma ihtimalini azaltır. Kendinizi liseden beter bir eğitim kurumu içerisinde hissedersiniz. Sınavlarınız klasik olmaz hep test olur çünkü okuyacak kimse yoktur vs.

Umarım yazı yararlı olmuştur. En başta epey yazarım gibi gelmişti ama o kadar kolay değilmiş sanırım.

ilgili olarak sormak istedikleriniz varsa “alimallahweb@gmail.com” adresine mail atabilirsiniz.

Harvard’ın sitesindeki porno linkler

https://cyber.harvard.edu/identity/Help_talk:Contents içeriğine girildiğinde karşılaşılan linkler. Sitedeki bir açıktan yararlanılarak (her neyse) siteye erişim elde edilmiş ve illegal bir biçimde pornografik sitelerin linkleri harvard’ın sitesinde paylaşılmış.

Güvenilir sitelerde bu tür sitelerin paylaşılması o sitelerin arama motorundaki değerini etkiliyor. Bu yüzden bu yöntemle siteler güvenilirlik elde ediyor. Harvard gibi dünyanın en prestijli sitelerinde görülmesi bunu ilginç kılıyor. Daha önce bahçeşehir üniversitesindeki porno link epey ekşi sözlük üzerinde tartışılmıştı.

Acıbadem Üniversitesi web sitesindeki pornografik backlink

acibademsitesindekipornografikbacklink

Kanıtı burada görülen,

alternatif link: (hatta çok küçük görülüyor linke girin rahatça görün, diğer türlü mikroskoba ihtiyacınız var.)

(http://i.hizliresim.com/G3Za92.png)

acıbademüniversitesipornografikbacklink
acıbademüniversitesipornografikbacklink

view-source:http://katalog.acibadem.edu.tr/yordambt/yordam.php?dilsecim=3 adresine bakıldığında karşılaşacağınız pornografik backlinkler.(browser’a yapıştırmanız gerekiyor.)

Bu pornografik backlink olayı hakkında hiçbir bilgisi olmayanlar için özet geçeyim:

Bu hacklinkler genelde yeni açılmış, henüz bir başarısı görülmeyen üniversite sitelerinde çok sık görülür. Çünkü bu üniversiteler nitelikli webmasterlar ile çalışmazlar.

Böyle olduğundaysa bu üniversitelerin webmasterlar’ı başkasından aldığı scripti kullanırlar, ya da kendi kod yazarlar, ama yine yeterince nitelikli olmadığı için bir şekilde scriptlerine arka kapılar aracılığıyla erişim elde ederler. Sıklıkla çalıntı script kullanıldığında böyle şeyler görülür. Ama tam olarak neden kaynaklandığından emin değilim.

Erişimi elde eden kişilerse porno web sitelerinin linklerini bu sitelerin kodlarının arasına gizler.

Bu kodlar kullanıcılara gözükmezler lakin bu sitelerin web sayfası içinde yer aldığı için bu siteye bir şekilde arama sonuçlarında sitenin yukarılarda gözükmesini sağlayacak fayda elde etmesini sağlarlar.

Böyle siteler de genellikle üniversite sitelerini seçerler. Çünkü google açısından edu siteler üniversite siteleri olduğu için değerlidir.

kimpossiblesexbacklinks

yani şu siteleri görebiliyorsunuz:

http://i.hizliresim.com/VEQmzB.png(göremeyenler için hızlı resim linki.)

http://kutuphane.atauni.edu.tr/yordambt/yordam.php

http://katalog.erciyes.edu.tr/yordambt/yordam.php

http://tarama.akdeniz.edu.tr/yordambt/yordam.php (bu çalışmıyor.)

ve bu gösteriyor ki bu sitelerdeki sistemin scriptinde arka kapı var ve sitelerine bu şekilde gizliden link paylaşılıyor.

kimpossiblesexbasarisi

sitenin başarısı da bu şekilde görülüyor… Alimallah 3 senedir açık ve hala bu başarıya ulaşamadı emeği geçen tüm üniversite sitelerine teşekkür ederiz. Porno sitelere katkılarından dolayı birileri ödül falan verebilir kendilerine.

ayrıca sitenin cache linki google üzerindeki:

http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:LGSOakovlpYJ:katalog.acibadem.edu.tr/yordambt/yordam.php%3F-ac%3Duye%26dilsecim%3D0+&cd=2&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

Kuranda ibrahim peygamberin kıssasının anlatmak istediği

“100. “rabbim! bana sâlihlerden olacak bir evlât ver.”

101. biz de ona yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

102. çocuk kendisi ile beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: “ey oğulcuğum! rüyâda ben seni boğazladığımı görüyorum. bir (düşün) bak, ne dersin?” dedi. o da: “ey babacığım! emrolunduğun şeyi yap! i̇nşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” dedi.

103. her ikisi de allah`ın emrine ram oldular. babası oğlunu alnı üzerine yatırdı.

104. biz ona: “yâ i̇brahim!” diye seslendik.

105. “rüyana sadakat gösterdin, işte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.”

106. bu gerçekten apaçık bir imtihandı.

107. biz oğluna bedel olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.

108. sonra gelenler arasında ona iyi bir ün bıraktık.

109. bizden selâm olsun i̇brahim`e!

110. i̇şte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.

111. doğrusu o bizim mümin kullarımızdandı.

112. biz ona sâlihlerden bir peygamber olacak i̇shak`ı müjdeledik.

113. i̇brahim`e de i̇shak`a da bereketler verdik. lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendisine açıktan açığa zulmedenler de olacak”

http://sozluk.alimallah.com/37.html

Burada ayetleri anlayabilmek için gerçekten inanılması gereken temel şeyler bulunuyor.

Bunlardan bir kaçı şöyle:

1-)Çocuğun verilmesini sağlayan şey zaten yaratıcı olan Allah. Çocuk için dua edildiğinden bahsediliyor. Yani Allah olmasaydı bir hiç olduğun gerçeğine inanmadıktan sonra ateistler zaten bu ayetleri mantıklı bulmayacaktır. Materyalizmlerinde boğuldukları için böyle şeyler anlamlı gelmeyebilir.

2-)İbrahim sonsuz sadakatle görürcesine Allah’a inanıyor.

3-)İbrahim Allah’la doğrudan iletişim kurabiliyor.

4-)Buradaki çocuk da aslında çok sevilen dünyevi bir nesneyi temsil ediyor.

İbrahim peygamberin burada çocuğunu feda edebbilmesi de Allah’a olan inanılmaz inancının göstergesi. Çünkü en sevdiği şeyi bile feda edebildiğini görüyoruz.

Ayrıca ateistlerin endişe ettiği gibi bu şahıslar endişe de etmiyor. Çünkü Allah’a inanıyorlar. İnanmayan birinin empati kurduğunda endişe etmesi ve saçma bulması da oldukça doğal. İnsan inanmadığı için dünyada en sevdiği şeyi feda etmek istemez tabii.

Irak Şam İslam(?) Devleti

Son zamanlarda popüler olan ve islamın 11 eylül ile inanılmaz derecede sarsılmaya başlayan imajını tamamen islam=terör denklemine çeviren terör topluluğunun ismi Irak Şam İslam Devleti.(sırf seo’su iyi olsun diye tekrar yazmadım tabii.)

Günümüzde artan terör olaylarıyla birlikte türkiye’nin giderek terör içermesine alışıldık bir devlete dönmesi beni bu yazıyı yazmaya itti.

Bu konuyu ele alırken islamı sadece kuran anlayışıyla ele almaya çalışmalıyız’dan öte sapkın bir bakış açısı kullanmamaya çalışacağım.

“5. haram aylar çıkınca bu allah`a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. şüphesiz allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Bu ayet ateistlerin en çok sevdiği ayetlerden biridir. Eğer inancına sadık bir müslüman kuran okumamışsa bu ayeti görünce şaşırabilir. Bu oryantalist bakış açısından öte bir paragrafı bir metinden alıp çekmeyle ilgili tamamen. 1 000 000 kere bu ayetten söz edilmiş olsa da ateistler ısrarla bu ayetin bağlamını başka yerlere çekerler.

Eğer cahil bir topluluğu katliama ikna etmek istiyorsanız, bu ayeti rahatça söyleyebilirsiniz. Kaldı ki bu ayetteki müslüman olma tanımı da oldukça geniş bir çerçevede verilmiş gibi. Mesela sadece bu ayetten o zaman zekat vermeyenleri de öldürebilir miyiz? gibi çeşitli sapkın fikirler de çıkabilir.

Az önce dediğim gibi bu ayetle kuran’ı bilmeyen birini rahatlıkla islamın şiddet istediğine ikna edebilirsiniz. Lakin aynı zamanda bu ayetle ikna edebilmenizin diğer bir sebebiyse türk toplumunun ya da diğer bir deyimle orta doğu toplumlarının genelde kitap okumayı, analiz etmeyi alışkanlık haline getirmemeleridir.

Hal böyle olunca sadece kişiler işitsel bir kültüre teslim oluyorlar. Bu da bilgisizliğe yol açıyor. Kaldı ki daha inandığını söylediği kutsal kitabını okumayan adamın gerçekten dinle ne kadar ilişkili olduğu da tartışılabilir.

Ayetin sure içerisindeki manasına dönecek olursak:

ayetin öncesinde şöyle bir ayetle karşılaşırız:

4. ancak allah`a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. şüphesiz allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

Yani bu ayette diyor ki anlaşma yaptıklarınızla savaş yapmıyorsunuz. Dolayısıyla 5. ayetin kapsamı savaş hali oluyor. Size savaş ilan eden bir milletle olan savaştan söz ediliyor.

Yine ateistler bu iki ayetin devamı olan 6. ayetten de söz etmezler.

“6. eğer allah`a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, allah`ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.”

Dolayısıyla bu 3 ayetle bile çok rahat bir şekilde islamın random inanmayan öldürme şeklinde bir yöntemi olmadığı anlaşılabilir.

http://sozluk.alimallah.com/tevbe+suresi.html

Peki sözlerim nasıl tam olarak anlaşılmayabilir?

1-)Ayeti yalanladığını ilan eden hadisler uydurulmuştur.

Bazı hadislerde peygamberin inanmayanları öldürdüğünden söz edilir.

2-) Hoşlanılan din adamına körü körüne bağlanılmıştır ve o din adamı savaşı seviyordur.

Metnin özeti:

Kuran okuyan biri eğer ortalama bir zekaya sahipse ve kuran’ı dinin tek kaynağı olarak görüyorsa işid vahşetini islamla ilişkili görmez.

Eğer ilişkili görüyorsa ya çoktan ateist oldum yaa amaan boşver diyor olabilir. Neticede doğal olarak insanlar büyük karar değişmelerine dirençlidirler.

Daha kötüsü ise bunu ilişkili görüp aynı zamanda bu terör vahşetini ısrarla devam ettirmeleri oluyor tabii.

isid ve google

abd destekli olması muhtemel islami görünümlü terörist yapılanma. islamofobi artırıcı.

google üzerinde arandığında oldukça korkutucu sonuçlar vermektedir. adamlar başvuru formu arıyor terör örgütü için . aynı zamanda cahilliğin de bir ürünü.
aşağıdaki aramaları google`dan elde ettik.
“iside katılmak ile ilgili aramalar”
iside katilan kadinlar
iside katilan unluler
ışid`e nasıl gidilir
ışid e nasıl girilir
ışid`e yakın internet sitesi
ışid`e katılan kadınlar ne yapıyor
ışid başvuru formu
iside katilmanin yollari
isid müslüman ile ilgili aramalarda da yine korkutucu ögeler var.
mesela kuranda işid geçiyor mu diye aramış adamlar. böyle bir adamın islamdan anladığı düşünülemez zaten. adam bekliyor ki işid doğru ya da yanlış iş yapıyor diye direkt bir ayet görecek.
(bkz: swh)
ama merak ediyorlarsa işidle alakalı ayetleri kuranda cehennem başlığını açabilirler.

kuranda isid uyarisi
kuranda işid ile ilgili ayet
kuranı kerimde işid geçiyor mu
ışid müslümanlık testi
isid kurani kerimde nasil geciyor
ışid müslümanları öldürüyor
ışid`in kurandaki yeri
kuranda ışid den bahsediliyor mu

islamın bütün prestijini olumsuz etkileyen, pseudo-müslüman topluluk.
ancak yine de islamın öğretisinin ne kadar güçlü olduğunun da göstergesi .
nitekim bu topluluk her ne kadar islamın akılcılığına aykırı hareket etse de islamın ritüelleriyle topluluklarını idare ediyor.
namaz ya da oruç gibi bir sürü islami uygulamayı yerine getiriyor. yani bu uygulamaların bir topluluğu güçlü kılabileceğini gösteriyor. ancak akılcılığı takip etmeleri de sonlarını getirecektir tabii.
genelde ateistler ve cahiller tarafından islam ürünü olarak algılanmak istenen terör grubu.
ateistler islam ürünü derler çünkü islama karşı çıkmak üzerine motive olmuşlardır.
cahillerse önüne konan her kelimeye inandıkları için bu terör örgütünü severler. Bir topluluğa ait olma arzusu, ekonomik sebepler falan da yine risk faktörleri araında.
kaynak:http://sozluk.alimallah.com/isis.html

Fethullah Gülene 19 soru ve cevapları

Edip Yüksel’den alıntıdır:

Makaleye başlamadan önce önemli bir not:

Fethulla’ı 1980 yıllarından beri bilirim. Bu adam hakkında otuz yıl boyunca doğru dürüst bir makale yazmadım. Tüm olumsuzlukları küçük görmeye çalıştım.. Hani elimden geldiği kadar olayları lehinde yorumlamaya çalıştım. Ancak, 2010 yılında Marmara gemisinde şehit edilenleri ve zulme uğrayanları “otoriteden izin alsaydınız” diye eleştirerek Siyonist zulmünü otorite olarak belirleyen sözlerinden sonra hüsnü niyetimin hüsnü kuruntudan ibaret olduğunu anladım.

Fethullah’a yönelttiğim 19 Soruyu 3 Ekim 2010 tarihinde Facebook, Bilgagi.net, 19.org ve  benzeri forumlar yoluyla kamuyla paylaştım. Fethullah’tan ve yakın çevresinden daha bir  cevap alamadım, ancak hayranlarından ve müritlerinden yüzlerce kişi o sorulara adam  gibi cevap vermek yerine şahsım hakkında iftiralar uydurarak tepki gösterdiler. Hepsi Fethullah’ı ismiyle Fethullah diye hitap ettiğim için beni üslup yönünden eleştirdiler. Sanki adamın ismi hakaret imiş gibi… Fethullah’ı “muhterem Fethullah Gülen hocaefendi hazretleri” diye ananlar 19 sorunun hiçbirisine ilgi ve tepki göstermediler. Zaten Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimet olan akıllarını mezhep ve tarikat sepetlerinde kaybetmiş kişilerden fazlasını beklemem realist bir beklenti değil.

Hani ben Fethullah gibi bir cemaatin lideri olsaydım, hani ben ağlayarak para toplasaydım, hani bana hazret ve efendi diye hitap eden iyi huylu robotlarım olsaydı, şahsıma yönelik uslup ile ilgili sorgulamalar ve hatta iftiralar haklı ve tutarlı bir tepki olurdu. Mantıkta “ad hominem” denilen hatayı bu kadar sık işleyen kafalarla doğru dürüst bir tartışma yürütmek gerçekten zor.

Bana “Edip” diye hitap edilmesini şahsıma hakaret olarak algılamadığım gibi başkasına ismiyle hitap etmeyi de muhatabıma hakaret olarak algılamıyorum. Dahası, kişiyi ismiyle çağırmak Kuran’ın onayladığı bir üsluptur. Hatta Kuran bunu teşvik eder. Kuran, Allah’ın elçilerini ilk isimleriyle zikreder ve bize de bunu uygulamayı emreder. Bak 2:136. Benim bu üslubumu eleştirenler aslında Muhammed’in ve onun arkadaşlarının üslubunu da eleştirmiş oluyorlar. Kuran yerine peygamberden birkaç yüzyıl sonra cahillerin ve palavracıların uydurdukları hadis hikayelerini izleyenler birçok konuda olduğu gibi bu konuda da çelişki içindedirler.

Kişileri abartmaya ve putlaştırmaya hizmet eden kültürel normları özellikle çiğniyorum. Resmi veya dini lakaplar, abartılı ve uyduruk övgü ifadeleri insanların özellikle felsefi, dini ve politik konuları dürüst ve rasyonel bir biçimde tartışmalarını engeller ve hiyerarşik kulelerde doğmalar üreten kutsal inekler oluşturur. Dini liderleri ve politikacıları putlaştırmayı gelenek ve kültür haline getirip hipnoz olanların bu makalenin içeriğini nasıl ıskaladıklarına tanık olmak için bu makalenin sorular bölümünün yayımlandığı Internet sayfasına (www.bilgiagi.net)  gidebilirsiniz.

 

Fethullah veya onun yakın çevresinden hiç kimse kendisine yönelttiğim aşağıdaki 19 Soruya verdiğim süre içinde cevap vermedi. Aradan tam bir yıl geçti. Bu yüzden, kendisine verdiğim sözü tutacak ve yönelttiğim sorulara onun vereceği cevapları onun adına ben vereceğim. Bu cevaplarda yanlış ve abartma varsa her zaman düzeltmeye ve onu ilan etmeye hazırım. Zaman Gazetesinde yazan herhangi bir makale yazarı veya kendisine yakın olarak bilinen herhangi birisi verdiğim cevaplara itiraz ederse memnun olurum.  Uzunca girişten sonra, oto-sansür yapmadan klavyeye aldığım aşağıdaki 19 soruyu ve cevaplarını dikkatinize sunuyorum. Cevaplar için Fethullah’ın kullandığı ağdalı dil yerine günümüzde konuşulan Türkçeyi seçtim:

SORU 1. Iran Şahına karşı başlatılan devrim, “istiklal, azadî, hükümet-i islamî” ideali doğrultusunda mollalarla işbirliği yapan bir aydınlar grubunun desteğiyle gerçekleşti. Beni Sadr ve Bazergan gibi aydınlar kısa sürede mollarşi tarafından tasfiye edildiler. Sizin ekibinizin idealindeki devleti merak ediyorum. Acaba, İran devriminde olduğu gibi sonunda kaybetmeye mahkum bir aydınlar grubuna mı oynuyorsunuz yoksa kazanacak olan mollalar grubuna mı? Yoksa bilmediğimiz üçüncü bir şıkka mı?

CEVAP 1: İnanmayacaksın belki ama hepsine oynadım. İlk başta İran’daki devrimin Sünni versiyonunu hayal ettim. Osmanlı’nın şanlı sultanları ve fütuhatları konusunda rüyalar gördüm. Kendimi Türkiye’nin sakalsız Ayetullah’ı olarak hayal ettim. Kendimi bir ara sabahları Beni Sadr, akşamları Humeyni gibi hissettim. Ancak daha sonra iş büyüyünce ve vakıflarımın kasaları milyonlarca dolarla dolunca benimle irtibat kuran politik güçlerle ittifaklar kurmaya başladım ve her iki hayalden de vazgeçtim. İlk başta takiyye yapıyordum. Ancak Papa’nın ellerini sıktıktan ve Amerika’ya göç ettikten sonra, ABD-Co ve İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi yoluyla güç kazanıp hedefime ulaşacağımı anladım.

SORU 2: Siz bir işadamı ve eğitimciden çok dini bir lider olarak tanınıyorsunuz ve sizi destekleyip izleyenlerin üzerinde öyle bir etkiye sahipsiniz. Dünyanın yaşayan en güçlü dini liderleri arasında yer alıyorsunuz ama dini konularda Sünni mezheplerin doğmalarından farklı bir teoloji sunmuyorsunuz. Bu nasıl olur? Yeni Ümit Dergisinin Temmuz-Eylül 2010 sayısında derginin Genel Yayın Koordinatörü Dr. Ergün Çapan çocukluk yıllarından beri okuduğunuz ve okuttuğunuz kitapları listeleyen uzunca bir makale yazmış: Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Bilinmeyen Bir Yönü: Ders ve Tedris Metodu. Makaleyi okurken başım döndü. Sizi diğer mollalardan ayıran teolojik bir farklılık yok gibi. Doğrusu ve yanlışı, gerçeği ve hurafesi ile birlikte eskiyi kabul ediyorsunuz. Sadece sunuş tarzınızda ve kullandığınız ambalajda bir farklılık var gibi. Tarikat ile medrese arasında melez bir ekol oluşturmak bir yenilikse bunu hemşehrim Said-i Nursi ve Mısırlı Hasan el Benna kadar becermişsiniz. Ne var ki, size nispet edilen hareket daha çok kişi kültüne benziyor. Kafanızda ulaşmayı istediğiniz istasyon hakkında bir netlik olabilir; ama bu istasyonun biçimini ve boyutunu bilmiyoruz. Hakkınızda doktora tezleri yazan hayranlarınız veya şakirtleriniz (biliyorum Nurculuk kültüründen gelmiş biri olarak mürit kelimesini sevmiyorsunuz) son istasyonu ne kadar biliyorlar o da malum değil. Asr-ı Saadet diye bilinen sahabe dönemini tekrar yaşamak özlemiyle hüngür hüngür ağladığınızı biliyorum. Ama o dönemi Kuran yerine “sahih” diye tanıtılan uydurma hadis kitaplarında arıyorsanız sizin Türkiye başta olmak üzere tüm dünyayı ulaştırmak istediğiniz cennetin Afganistan’daki Taliban, İran’daki Mollalar, Suudi Arabistan’daki Selefiler tarafından oluşturulan cehennemlerden farklı olmayacağından eminim. Zira hepsi “asr-ı saadet” idealini hadis ve siyer kitaplarında anlatıldığı biçimiyle tekrar hayata geçirmeye gayret ettiler. Niyetinizin iyiliğini veya kötülüğünü tartışmıyorum. Sizin iyi niyetli biri olduğunuza inanıyorum veya inanmak istiyorum ama “cehennem yolu iyi niyetlerle döşelidir” sözündeki gerçek payını da görüyorum. Bir milyarı aşan müslüman nüfusun her konuda geri kalmışlığının temelinde yatan mezhep öğretilerine, hadis ve sünnet adı verilen cahili doğmalara epistemolojik ve teolojik bir eleştiri yöneltmemiş bir dini lider olarak sizin oluşturmaya çalıştığınız dünyaya nasıl güvenebiliriz? İdeallerinizin egemen olduğu bir dünyada Sünni mezheplerin doğmaları ve uygulamaları egemen olmayacak mı? Sızıntı dergisiyle 1979 yılında medya yoluyla kamuyla iletişime başladığınızdan beri teolojik alanda bazı değişimlere tanık olduk. Örneğin, Sızıntı’nın ilk sayılarında hadis, sünnet ve mezhep öğretilerine sadık bir tavır gösteriyor ve insan ve hayvan resimleri yayınlamamaya gayret ediyordunuz. Arada bir koyduğunuz canlı resimlerin özellikle boyun bölgesine kalınca çizgiler koyarak güya kesip öldürüyordunuz ve böylece kitabına uyduruyordunuz. Ama daha sonra büyük bir haramı hadis ve sünnete göre vaftizleyip helalleştiren o çizgiler zamanla inceldi ve bir kaç yıl sonra birden bire kayboldular. Bu teolojik değişim için hiçbir açıklama yaptınız mı? Yani daha önce izlediğiniz hadislerin ve mezhep fetvalarının yanlış olduğu sonucuna mı vardınız, yoksa onları hala sahih olarak kabul etmenize rağmen, maslahat bahanesiyle günah işlemeye mi karar verdiniz?

CEVAP 2: Fark ettiğiniz gibi hadislerle başım belada. Hadislerle bu dünyada normal bir insan gibi yaşamak mümkün değil. Ama hadisleri reddetme cesaretini de gösteremiyorum. Bu cesareti göstermememin nedenlerinden birisi çocukluğumdan beri “hadissiz sünnetsiz bir din olmaz” doğmasıyla yetiştirilmem ve Kuran’ı da hadislerin ışığında (biliyorum sen ‘karanlığında’ diyeceksin) anlamaya çalışanların tefsirlerini ezberlememdir. Gerçi senin İlginç Sorular 2 ile ve Sakıncalı Yazılar ile başlayan sorgulamanı ve daha sonra yayımlanan Müslüman Dinadamlarına 19 Soru adlı kitabını okudum ve orada hadislere ve mezhep öğretilerine yönelttiğin eleştirileri çoğunlukla haklı buldum, ama senin başına gelenleri görünce benzeri bir şeye cesaret edemedim. Bundan sonra böyle bir riski alacak enerjiye ve cesarete de sahip değilim. Herkes beni lider olarak bilir, ama birçok lider gibi aslında ben aynı zamanda iyi bir izleyiciyim. Gece gündüz çalışarak, başlattığım mukaddes dava için cüzdanlarını boşaltan, yıllarını veren binlerce Sünni dava arkadaşım var. Ben bir zamanlar Hazreti Ömer’in dediği gibi “Allah’ın kelamı bize yeter” deyip tüm hadisleri çöpe atsam ve beni izleyenleri dinimizi sadece Allah’a özgülemeye çağırsam onları hayal kırıklığına uğratabilirim ve hatta birçoğunun desteğini kaybedebilirim. Sen bir zamanlar hadisçi sünnetçi kesimin gençlik lideriydin, kahramanıydın. Ama sen hadislere ve sünnetlere dokununca izleyicilerini, arkadaşlarını ve hatta aileni kaybettin. Daha önce peynir ekmek gibi satılan kitapların satılmaz oldu, hatta basılamaz oldu. Ben yufka yürekliyim. Kaloriferli ve klimalı salonlarda sahabe hikayeleriyle ağlarım ve milleti ağlatırım. İstemediğim halde maalesef TC’deki bazı paranoyak paşaların dikkatini çektim ve Amerika’ya göç etmek zorunda kaldım. Aslında bundan memnunum. ABD-Co beni seviyor ben de onu.

SORU 3: İslami Reform İçin Manifesto adlı kitabımda detaylarıyla tartıştığım gibi, Muhammed peygamberin vefatından yüzyıllar sonra derlenen hadisler yoluyla peygamberin ilettiği biricik kitap olan Kuran’a en büyük ihanet yapılmış ve bu ihanet nihayet Gazali ile galibiyetini ilan etmiştir. Siz, çelişkiler dolu hadis kitaplarında Ömer’e isnat edilen “Hasbuna Kitabullah” (Allah’ın kitabı bize yeter) prensibini mi savunuyorsunuz, yoksa Kuran’a ihanet eden uydurma hadis koleksiyonlarını “Sahih” diye kabul edip Kuran’a ortak mı koşuyorsunuz? Siz, sayıları yüz bine varan sahabeler tarafından dinlendiği iddia edilen veda hutbesinin son bölümünde yer alan en önemli ifadelerin üç sürümünden hangisini kabul ediyorsunuz? İzlememiz gereken kaynak, sadece Kuran mı? Kuran artı Muhammed’in sünneti mi? Yoksa Kuran artı Ehli Beyt mi? Yoksa hadislerde olmayan dördüncü bir şıkkın eklenmesiyle “hepsi” mi?

CEVAP 3: Sevgili Edip niye yarama tuz ve biber ekiyorsun? Biliyorsun ki ben o hadislerin çoğuna inanmıyorum. Ben çok zeki bir adamım. Muhammed aleyhisselamdan iki yüz kusur yıl sonra derlenen o rivayetlerin zanni olduğunu ve hatta büyük çoğunluğunun uydurma olduğunu biliyorum. Bunu bilmeyenler ya geri zekalıdır, ya hipnoz altındadır veya o kitapları hiç okumamışlardır. Ama bunu halka ilan etmem fitneye sebep olabilir. Halk cahildir, taklidi bir imana sahiptir. Halk tahkiki bir imana sahip olsaydı belki ben de senin İslami Reform için Manifesto kitabında dile getirdiğin görüşlerin altına imzamı atardım. Sana bir sır: aslında ben hadisleri ve sünnetleri, halk fark etmeden yavaş yavaş unutturmaya çalışıyorum. Bunda ne kadar başarılı olacağımı bilmiyorum doğrusu. Görüyorsun ki benim şakirtlerim hadis kitapları okumuyor. Eskiden Risale-i Nur külliyatına talim ediyorlardı. Bir anne bebeği nasıl sütten keserse, ben de onları yavaş yavaş içinde bir sürü çelişki bulunan o Risalelerden kestim, kesiyorum. Benim kitaplarıma bakarsan genel ifadeler, afaki, edebi ve şiirsel ifadelerden oluşuyor. Ciltlerle kitap yazdım ama onlarla ne devlet kurabilirsin, ne köy, ne kasaba. Belki iyi okulların kurulması için öğretmenlere teşvik olabiliyorlar. Doğrusu beni izleyenlerin kurdukları okullarda genelde bilgi ve biraz da hikaye ezberletiliyor. Maalesef okullarımızda kritik ve yaratıcı düşünme eğitimini bulamazsın. Eğer ben Mehdi değilsem belki eğitim ve öğretim sistemini düzeltmek Mehdi’ye kalmış.

SORU 4: Geçen yıl Oxford Üniversitesinde verdiğim ilk konferansta dinleyicilere Theometer or Sectometer diye adlandırdığım çoktan seçmeli 45 soru yöneltmiştim. O sorulara vereceğiniz cevapları çok merak ediyorum doğrusu. Oradaki sorulardan birkaç tanesini iki seçeneğe indirerek sorayım: Evli olup zina edenler için recim diye bilinen taşla öldürme cezasına inanıyor musunuz? Aç bir keçinin, Muhammed peygamberin vefatından yıllar sonra, deri üzerinde yazılı olan recim ayetini Ayşe validemizin yatağının altında bulup yiyerek onu Kuran’dan neshettiğine inanıyor musunuz? Böylesine “kutsal bir keçi” tarafından neshedilmiş, yani iptal edilmiş bir ayetin hükmen baki olduğuna katılıyor musunuz?

CEVAP 4: Edip sen niye anlamıyorsun beni? Ben o saçmalıklara inanacak bir adam mıyım? Ben eğer medresede değil, iyi bir üniversitenin Fizik, Kimya veya Biyoloji bölümünde okusaydım bugün iyi bir bilim adamı olurdum. Ben o hikayelere bir ara inanmak zorunda kaldıydım. Ama neresinden tutulursa hazan yaprakları gibi dökülüyorlardı. Hani Said-i Nursi’nin kitaplarından feyiz aldığım için aklımı tamamıyla taklit sepetine koymamıştım. Zamanla aklımı kurtardığımı sanıyorum. Ben ayet yiyen kutsal keçi hikayelerine inanmadığım gibi o hikayelerle savunulan recim (taşlayarak öldürme) cezasına da inanmıyorum. Benim gibi şefkatli ve yufka yürekli bir insanın böyle bir cezayı tasvip etmesi mümkün değildir. Ne var ki az önce bildirdiğim gibi, bu reddiyemi ilan edecek cesareti de bulamıyorum. Ortada milyonlarca dolar, yüzlerce okul, binlerce öğrenci var. Onlara ihanet etmeyi doğru bulmuyorum.

SORU 5: Hadislere ve mezheplere göre, İslam dininden, daha doğrusu mezhep öğretilerinden, dönenler “mürtet” olarak yaftalanır ve hayat haklarını kaybederler. Siz o hadislere ve mezhep hükümlerine inanıyor musunuz?

CEVAP 5: Sen ne kadar da ısrarlısın… Ayrıca çok muzipsin. Hani ben “mürtedin öldürülmesi gerekir biçimindeki şeriat hükümlerine inanmıyorum” desem Sünnilik mezhebinden çıkmış olurum ve hemen mürtet ilan edilirim. Hayatımı riske sokacak böyle bir beyanatı niye vereyim ki? Ben hayatım boyunca riskleri azaltmaya çalışarak hedefime doğru ilerlemeye çalıştım. Hatta ilk başlarda şakirtlerimle birlikte yıllarca akmadık, sadece sızdık. Gerçi hedefimin ne olduğu konusunda şu anda kafam karışık, ama Türkiye dahil birçok ülkede yüzlerce okul kaytan bıyıklı ve güzel yüzlü öğretmenlerimiz medyada aynı telden çalan yazarlarımız, üniversitelerde aynı davaya gönül vermiş profesörlerimiz ve devlet kadrolarını dolduran siyasetçilerimiz var. Düşün… Bir zamanlar cemaat evlerini “dini ayin yapıyorlar” diye basıp bizi tutuklayan polislerin bir kısmı şimdi cemaat evlerindeki derslerimize katılıyorlar.

SORU 6: Bize örnek olduğu bildirilen Muhammed peygamberin 54 yaşındayken 9 yaşındaki bir kızla evlendiğini iddia eden ve pedofili denilen cinsel sapıklığı kutsayan hadis rivayetlerine ne diyorsunuz? Peygambere ve arkadaşlarına yönelik binlerce hakaret ve iftira içeren hadisleri rivayet eden Buhari, Müslim, Tirmizi, İbni Maceh, Ebu Davud, Ibni Hanbel gibi kitaplara saygı duyuyor musunuz?

CEVAP 6: Yine yarayı kaşıyorsun. Said Nursi’yi izleyerek papazların bidati olan ruhbanlığı uyguladığım ve böylece bile bile fıtratıma ihanet ettiğim için bir hayat arkadaşım olmadı ve bu yüzden duygusal sıkıntılar çektim. Papa ile el tokuşurken aklıma bu nadir ortak yönümüz geldi. O da davası için evlenmedi, ben de evlenmedim. (Tabi farklı yönlerimiz de var. Örneğin, Papanın kafasına şatafatlı bir külah; ama benim kafamda ise yüzyıllar önce Yahudilerden aldığımız takke var). Hadis kitaplarında anlatılan peygamber örnekliği ise öteki uçta. Sahih hadis kitaplarındaki rivayetlere göre bir gecede dokuz eşiyle cinsel ilişkiye girmiş. Hani peygamberimizin mahrem hayatını geceleyin dikizlediği iddia edilen sahabe münafık mıydı, cinsi sapık mıydı, yoksa peygamberin seks sünnetini öğrenmeye çalışan samimi bir müslüman mıydı bilemeyeceğim, ama hayatı boyunca hiç cinsel ilişkiye girmemiş benim gibi birisi için hadis kitaplarında çizilen peygamber portresi Papa’dan daha çok yabancı.

SORU 7: Kadınları horlayan, cehennemin çoğunluğunu kadınlarla dolduran, kadınları eşek ve domuzla bir tutan, kadınları siyah torbalara sokan ve hatta bazı mezheplerde yüzlerini bile kara peçelerle kapatıp özgürlüklerinden ve kimliklerinden mahrum eden ve böylece onları erkeğin kölesi haline dönüştüren hadisler ve sünnetler konusunda ne düşünüyorsunuz?

CEVAP 7: Kadınlar konusunda çok bilgisizim. Hani annem ve ailemdeki kızlar ve kadınlar haricinde kadınlarla pek bir irtibatım olmadı. Başka soruya geç, Edip. Kimseye söyleme ama ben sana hayranlık duyuyorum. Sen kendini sansürlemeden konuşabiliyorsun. Keşke senin gibi özgür olabilseydim. Yok düzeltiyorum. Bir başka yönden bakarsak, ben senden daha özgürüm. Zira bir Arap atasözüne göre, “Sudur ul-ahrar, kubur ul-esrar”, yani “Özgürlerin göğüsleri sırların mezarlarıdır.” Benim göğsümde çok sır var. Gerçi bu sırların birkaçını en yakın şakirtlerle paylaştım; ama her birisini paylaştıktan sonra pişman oldum. Onca sırrı onca yıl göğsümde tutmanın getirdiği müthiş bir yükü taşıyorum ve bundan dolayı büyük bir ızdırap yaşıyorum. Sanırım artık mazoşist oldum. Acı çekmekten ve mustarip olmaktan zevk alıyorum.

SORU 8: Kuran, başkalarına maddi zarar vermeyen kişisel günahları cezalandırmamızı emretmez. Aksine, dünyadaki sınavın gerçekleşmesi için günah işlenmesini serbest bırakır. Günah işlenmesini yasaklamak Allah’ın dünya hayatı için belirlediği sınav sünnetine (yasasına) karşı şeytani bir müdahaledir. Örneğin, aklı kullanmamak, dini konularda mukallit olmak, Allah’ın ismini anmayı yeterli görmemek, mescitlerde Allah’tan başka isimler çağırmak, peygamberi putlaştırmak, peygamberlere hakaret etmek, peygamberler adına uydurulmuş hadisleri din diye insanlara satmak, şefaat etme iddiasında bulunmak, ölülerden medet ummak, Allah’ın sözünün yetersiz olduğuna inanmak, Allah adına haramlar uydurmak, din adamlarının fetvalarını din diye izlemek, dinle alay etmek, Allah’tan başkalarını rab (efendi) kabul etmek, salatı gözetmemek, başkalarına zarar vermeden sigara veya alkollü içki kullanmak gibi günahlar devlet tarafından Allah adına cezalandırılamaz. Sizin idealinizdeki dünyada, bu ve benzeri kişisel günahları işleyen insanlar Allah adına sokaklarda ahlak polisliği yapan firavuncuklar yoluyla cezalandırılacak mı?

CEVAP 8: Eğer cezalandıracaksak biz anarşistleri cezalandıracağız, devleti ve devlet adamlarını sokaklarda protesto edenleri cezalandıracağız. Asayiş çok önemlidir. İran çok tehlikelidir.

SORU 9: Sizin nostaljik bir duyguyla idealleştirdiğiniz Osmanlı devleti 300 yıl boyunca matbaayı yasakladı. Eğitime önem veren biri olarak Osmanlı’nın 500 yıldan fazla süren iktidarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başkalarına ait ülkeleri ve şehirleri işgal edip halkını vergiye bağlayan, o ülkelerin gençlerini başka işgaller için asker olarak istihdam eden, iktidar hırsıyla kundaktaki bebekleri öldüren, hilafeti kılıç zoruyla alan bir saltanatı onaylıyor musunuz? İstanbul’un Bizans’tan kılıç zoruyla alınması sizce Türkiye’deki tarih kitaplarının ileri sürdüğü gibi yeni bir çağ mı açtı? Bir kentin bir başka ulus tarafından işgali nasıl olur da yeni bir çağ açar? İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’nın bilim ve medeniyete ne katkıları oldu? Bir Caminin zorla Kilise ‘ye çevrilmesine haklı olarak karşı çıkan birisi Ayasofya kilisesinin zorla camiye çevrilmesini desteklerse onu “ahlaki tutarlılık,” “adalet” ve “dinde zorlama olmayacağı” prensipleriyle nasıl açıklar?

CEVAP 9: Osmanlı’nın birçok iyi yönleri de vardı. Osmanlı Hristiyanları zorla müslüman yapmadı. Osmanlı engizisyonlar kurmadı. Osmanlı Yahudilere karşı katliamlar yapmadı. Osmanlı işgal ettiği ülkelerin dilini bile değiştirmedi. Takma kafana Osmanlı’yı… Gelmez artık saltanat. Bak, benim bir tek oğlum bile yok.

SORU 10: Geçmişte Kürtlerin varlığının bile inkâr edildiğini, başka hiçbir dil yasaklanmazken Türkiye’nin yüzde 15’inden fazlasını oluşturan Kürt yerlilerinin dillerinin yasaklandığını, birçok Kürdün ana diliyle konuştuğu veya yazdığı için hapislere atıldığını, Kürtlerin çoğunlukta olduğu birçok köyün adlarının değiştirildiği, Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim takmalarının veya Nevruz’u kutlamalarının yasaklandığını, binlerce Kürt köyünün boşaltılıp sakinlerinin büyük şehirlerin banliyölerindeki gecekondulara sürüldüğünü, binlerce Kürd’ün faili meçhul cinayetlerle öldürüldüğünü, benzeri ve hatta daha acımasız haksızlık ve saldırıların Irak veya İran’daki Kürt kardeşlerimize karşı sistematik bir politika olarak gerçekleştirildiğini ve daha nice faşist politikanın “ulusun bütünlüğünü korumak” paranoyası ve propagandasıyla gerçekleştirildiğini yaşadık ve biliyoruz. Kürtlere yönelik bu inkarcı, ayırımcı ve dışlayıcı politikaya ek olarak, okullarda ve orduda Kürt çocuklarına, Ne mutlu Türküm Diyene, Bir Türk Cihana Bedel, ve Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun sloganları söylettirildi. Yüzyıllarca barış ve dostluk içinde birlikte yaşamış bu iki halkı birbirine düşman edici nasyonalist ve ırkçı ideolojiler ve uygulamalar maalesef her iki halkı iç savaşa doğru sürükledi. Bölünme paranoyasıyla tektipleştirilmek istendikçe bölünme tehlikesi arttı ve tehlike arttıkça bu paranoyayla tektipleştirme desteklendi. Tüm bunlar olurken, Türkiyeli halkların kanı ve bütçesi bu faşist politikanın doğurduğu terörle mücadele adı altında onlarca yıldır harcanırken bir dini lider olarak siz o politikaya karşı nasıl bir tavır takındınız, nasıl bir çözüm önerdiniz? Türk-İslam sentezi adını verdiğiniz nesne, eğer islam denilen din bireyin, toplumun ve dünyanın birbirleriyle ve yaratıcısıyla barış içinde yaşaması için gerekli olan evrensel prensiplerse nasıl bir sentez olabilir? Türk-İslam sentezi Arapların Muhammed peygamberden yüzyıllar sonra hadis yoluyla kutsallaştırıp mezhepler yoluyla dinimize soktukları Arap kültürü ve adetlerini Türk kültürü ve adetleriyle değiştirmek mi? Örneğin sakal yerine bıyık, çarşaf yerine manto, fistan yerine pantolon, Arapça dua yerine Türkçe dua, Arapça ezan yerine Türkçe ezan, Arapça isimler yerine Türkçe isimler gibi makul görülebilecek reformları mı kastediyorsunuz? Sizin mezhebe göre İslam’ın bir amentüsü var, peki Türklüğün amentüsü nerede? Türk kelimesinden ne kastettiğinizi açıklar mısınız? Türk bir ırk değilse nedir? Türkiye’deki Türkler, Bulgaristan’daki Türkler, Kıbrıs’taki Türkler ile Irak’taki Kürtler aynı mı, yoksa farklı mı? Eğer Türklük bir kültürse sizin Türk kültürü ile Ahmed-i Khani’nin, Said-i Kurdi’nin, Nazım Hikmet’in, Turan Dursun’un, Ahmet Altan’ın, Edip Yüksel’in kültürü bir mi? Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam, Arap-İslam veya İngiliz-İslam sentezleriyle aynı mı? Aynı değilse farklılıklar ne? Bu sentez Çelik-Ruh veya Asil-Kan sentezi gibi bir şey mi, yoksa Yüzük-Aşk, Elma-Portakal, Bıyık-Nur, Hoşgörü-Diktatör, Helyum-Balon gibi bir sentez mi?

CEVAP 10: Ben Osmanlı dönemindeki birliği ve hilafeti gerçekleştirmeyi hayal ediyorum. Kürtlerin sayısı Türklerden daha az ve üstelik daha yoksullar. Türklerin desteğini almam için Kürt sorununa (belki sen Türk sorunu diyeceksin) bulaşmaktan kaçınıyorum. Dikkat edersen benim tek amacım Osmanlı gibi büyümek, büyümek, büyümek. Bu yolda her türlü ittifak kurabilirim. Oğlum olsaydı kurulacak imparatorluğun adı Fethullahoğulları olabilirdi. Sanırım Kalbistan, Sevgistan, Nuristan, belki de Gülenistan gibi isimler daha uygun…

SORU 11: Filistin halkını bir yüzyıldır esaret altında katliamlar ve işkenceler ile inleten, topraklarını işgal eden, evlerini yıkan, gençlerini ve bebeklerini katleden, hapishanelerde işkencelere mahkum eden, mahallelerini ve köylerini yüksek duvarlarla birbirinde ayıran, her noktaya koyduğu gestapolarla özgürlüklerini sınırlayıp onurlarını çiğneyen, korkunç bir propaganda makinasıyla kendisini dünyaya mağdur ve kurbanlarını terörist olarak lanse eden Siyonist İsrail rejimine karşı neler öneriyorsunuz? Firavunun binlerce yıl önce, İspanyolların beş yüz yıl önce, Nazilerin yetmiş yıl önce kendilerine karşı uyguladığı ırkçı politikanın bir benzerini Filistinlilere reva gören ve başta ABD-Co olmak üzere batı ülkeleri, silah ve petrol şirketleri tarafından desteklenen bu zulme karşı sizin cemaat ne tepki gösterdi? Gazze’de barbarca bir abluka altında inleyen bir milyonu aşkın Filistinliye yardım için yola çıkan Mavi Marmara gemisindeki barış ve adalet gönüllülerine karşı uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından işlenen terör ve cinayeti eleştirmek yerine insan hakları gönüllerini “otoriteden izin almalıydınız” diye eleştirmeyi İslam dininin hangi prensibiyle açıklıyorsunuz, hangi vicdanla izah edebiliyorsunuz? Firavun döneminde yaşasaydınız, Firavuna meydan okuyup İsrail oğullarını kölelikten özgürlüğe kavuşturmaya çalışan Musa’ya, “Firavun otoritesinden izin almadan nereye götürüyorsun onları?” diye mi çıkışacaktınız? “La ilahe illa Allah” diyerek Mekke’nin teokratik oligarşisini ürküten ve onların köleci, kadınları aşağılayan, ırkçı, kapitalist düzenlerini çekinmeden eleştiren Muhammed peygambere, “La demek için Mekke otoritesinden izin aldın mı?” diye çıkışarak Mekkeli azgınları otorite mi kabul edecektiniz? İbrahim döneminde yaşasaydınız, atalarının heykellerine tapan putperestlere felsefi bir ders vermek için küçük heykelleri yıktıktan sonra baltayı en büyük heykelin boynuna asıp suçu en büyük heykele yükleyen o delikanlı ölümle tehdit edilince “küçük heykelleri kırarak insanları rasyonel düşünmeye çağırmak sana mı düştü? O küçük heykelleri kırmak için sen otoriteden niye izin almadın” diye mi eleştirecektiniz? USA-Inc ve Siyonist ittifakın Irak’ta ve Afganistan’da milyonlarca müslümanı öldürmesine ve masumları katletmesine karşı bir tepki koydunuz mu? Rusya’nın zulüm ve katliamlarına maruz kalan Çeçenistan ve Doğu Türkistan’daki Türklerin özgürlük için verdikleri mücadeleye ne gibi bir destek verdiniz? Müslümanlık güçlüden yana mı yoksa adaletten yana mı olmaktır?

CEVAP 11: Sen stratejiden anlamazsın Edip. Anlasaydın aforoz edilen bir yazar olarak Amerika’ya kaçıp sığınmazdın. Gerçi ben de kaçtım ama ben kaçmadan önce bana bağlı güçlü bir cemaat oluşturdum ve cemaatim için Amerika’da büyük imkanlar verildi. Şu anda Amerika’nın birçok eyaletinde açtığımız okullar çalışıyor. Ayrıca, Amerika’daki Türkiyeli öğrencileri, akademisyenleri ve işadamlarını örgütlüyoruz. Stratejiden ve politikadan anlasaydın, sana yerleşme izni veren Amerikan devletine eleştiriler getirmezdin. Adalet ve barış sokaklarda yürümekle, bağırmakla olmuyor. Hele otoriteye kafa tutmakla hiç olmuyor. Sloganla muhataplarımızı kışkırtmak değil, güzel tavırlarla onların kalplerine sinmek lazım. Sır şurada: sindirmek için önce sinmeli… Arzedebildim mi? Evet. Sırrın senin esirindir, söylersen esiri olursun.

SORU 12: Ben Sünnileri ve Şiileri teolojik ve politik açıdan alabildiğine eleştirmeme rağmen Haçlı ve Siyonist ittifakının onlara karşı işlediği zülüm ve cinayetlere de aynı şekilde karşı duruyorum. Ancak, siz Sünnilerle aynı mezhebi ve teolojiyi benimsemenize rağmen, onların arasından çıkan terör örgütlerinden 666 kez daha vahşi olan Hristiyan ve Siyonist kanlı ittifakına laf etmezken, açlık ve sefalete mahkum edilmiş insanlara yiyecek ve ilaç götüren barış gönüllüleri alçakça saldırılarla katledildiğinde mağdurları eleştirme cüretinde bulunuyorsunuz! “İnsanları kazanmak için herkesle her şey olurum” diyen St. Paul’un takiyyeci politikasını izlediğiniz izlemini bırakıyorsunuz. Köprüden geçinceye kadar “ayıya dayı demek” siyaseti köprünün başında oturan bir ayıya karşı uygulanırsa, sonunda o dayının küçük bir ayısı olma ihtimalini doğurur. USA-Inc ve Siyonist ittifakı dokuz yıl önce yalanlar üreterek Irak’ı işgal edip yerle bir etti. Bir milyondan fazla Iraklının ölümüne sebep oldu. Milyonlarca çocuğu yetim ve öksüz, milyonlarca kadını dul bıraktılar. Milyonlarca insanın evlerini başlarına yıktılar. Falluja’da korkunç katliamlar işlediler. Kadınların ırzına geçtiler… Afganistan’da da benzeri katliamları ve zulümleri işlediler ve hala işlemeye devam ediyorlar. Bu işgallere tepki olarak doğan ve birkaç kişiyi öldüren örgüt terörizmini lanetliyorsunuz. Peki, milyonları katleden devlet terörizmini de lanetliyor musunuz? İslam’a göre, cinayetleri Amerika, Israil, İngiltere, İran, Türkiye, Çin gibi devletler işleyince cinayet olmaktan çıkıyor mu? Müslümanlık güçlüden yana mı yoksa adaletten yana mı olmaktır?

CEVAP 12: Edipler edepli olmalı! Gerçi TC devleti topladığı vergilerle benden daha çok okul ve üniversite açmıştır ama ben Müslümanların temiz duygularına hitap ederek, samimiyetle gözyaşları dökerek topladığım paralarla sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde okullar açılmasına önderlik ettim. Ben para ve mülk düşkünü değilim. Davasına innmış bir insanım ve bu konuda bazı riskler aldım ve sıkıntılar çektim. Davam uğruna aile sahibi olmaktan bile vazgeçtim. Doğru, St. Paul, Dalai Lama ve Papa da davaları için fedakarlık gösteren insanlardır.

Bu sorunun cevabını aslında gizli bir toplantıda vermiştim. Maalesef bir münafık onun video kaydını ifşa etmiş. Toplantıya katılan ve bizden de daha gizli birisinin çektiği bir video klipindeki sözlerim ana hedefimizin devleti ele geçirmek olduğunu ve bu hedefe ulaşmak için herzeyi mubah gördüğümüzü belgeliyor.

“İster maddi güçleri bakımından, isterse kendi ülkelerindeki güç kaynakları ve gücü temsil eden kaynaklar bakımından, isterse ilim mahfilleri açısından, isterse toplumun büyük kesimlerine, büyük kısımlarına bu duygu, bu düşünceyle ulaşmaları açısından, belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar, bu şekilde hizmete devam etmeleri şart, zaruri ve lüzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer. Ve Müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye’deki 82 vakası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır’da yaşanan fezaat ve fecaat gibi bir fezaat ve fecaat yaşatırlar. Firavunlar çağını yaşıyor. Toprak Firavun bitirmek için pek münbit. Öyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar, dünyayı sırtınıza alıp taşıyacabilecek güce ulaşacağınız ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki gücü ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım, 20 gününü doldurmadan yumurtayı kırmak gibi bir şeydir. Civcivleri terkedip, terkeden bir kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi bir şeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünya ile hesaplaşma işidir. Sesimiz soluğumuz bu. Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım. Ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki, elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olmayanıyla çöp kutusuna atıp geçeceksiniz. Arzedebildim mi?. Evet.. Sırrın senin esirindir, söylersen esiri olursun.”

Kuran’da takiyye ruhsatını tahrif ettiğimizi iddia ediyorsun ama yanılıyorsun. Doğru, İbrahim ölümü göze alarak doğruya tanıklık etmişti. Musa ölümü göze alarak Firavuna karşı durmuştu. İsa ölümü göze alarak Ferisilerin sahtekarlığını eleştirmişti. Muhammed ölümü ve sürgünü göze alarak Mekke toplumunun hurafeciliğini, köleciliğini, ırkçılığını, kadın düşmanlığını, akıl düşmanlığını ve şirk teolojisini eleştirmişti. Ama onlar azimet yolunu seçtiler. Bizim gibi peygamber olmayanlara takiyye kullanma ruhsatı var.

SORU 13: Amerikadaki (1) Neonconlar, (2) Silah ve petrol sanayisi, bankalar ve uluslararası şirketler (3) Mesih’in hortlamasını bekleyen Evangelist Hristiyanlar ve (4) Siyonistler diye listeleyebileceğimiz dört grup, Ortadoğu ülkelerinin daha iyi kontrol edilmesi ve emperyalist diktaya boyun eğmeyen iktidarların yerle bir edilmesi amacıyla bir koalisyon kurdular. Şu anda Papalık makamını işgal eden adam, makamına oturduktan kısa süre sonra bu koalisyonun kanlı icraatlarını eleştirmek ve lanetlemek yerine bir Bizans imparatorunu alıntılayarak Muhammed peygamberi şiddet kullanmakla eleştirdi. Böylece 10’uncu Haçlı seferini onayladığını duyurdu dünyaya. Emperyalist güçlerin propagandasına katılan veya alet olan tütsülü ve püsküllü bir palyaço ile elele verip barış şarkıları tüttürmenin kime yararı olacağını düşünüyorsunuz? O Papa yerine, yüzyıllardır barış ve adaletten yana tavır alan Unitarian Univarsalists, Quaker veya Yalova Şahitleri gibi gruplarla, yüzlerce barış ve insan hakları örgütleriyle ve liderleriyle el ele vermeniz daha makul değil miydi? Örneğin, Papa yerine niye Noam Chomksky ile görüşmedin? Tarih boyunca en korkunç zulümleri teşvik etmiş “yanılmaz” Papalar mı yoksa Barış ve adaleti savunan agnostik ve ateistler mi dünyada islam’ın, yanı barışın egemen olmasına daha yakın? Papa’ya karşı yazdığım The Naked Pope in Glass House (Cam Evde Yaşayan Çıplak Papa) başlıklı makalemi okumanızı öneririm. Bu makalem, Peacemaker’s Guide to Warmongers (Barışçılar Savaş Tüccarlarını İfşa Ediyor) başlıklı kitabımın 316-344’üncü sayfalarında yer alıyor.

CEVAP 13: Bu soruya usulca kitap reklamını da eklemen yok mu?! Sen gerçekten muzip ve muzır bir adamsın! Ben Said-i Nursi’nin kitaplarıyla yetiştim. O zaman komünizm ve ateizm büyük bir tehlikeydi. Bolşeviklere ve ateizme karşı ehl-i kitap ile ittihad içinde olmamız gerektiğini öğrendim o risalelerden. Gerçi şimdi komünizm tehlikesi azaldı ama hala ateizm tehlikesi var. Dahası, Hristiyanlık dünyası Müslümanları barbar ve terörist olarak göstermek ve mahkum etmek istiyor. Onların bu desiselerini boşa çıkarmak için biz kendilerine dostluk eli uzatıyoruz, “bak hepimiz terörist değiliz” diyoruz. Yani bir bakıma, teröristlerin işlediği suçlardan ötürü günah çıkarıyoruz.

SORU 14: Dünyanın sonuna yakın zamanda çıkacağı ileri sürülen Mehdi konusunda ne düşünüyorsunuz? Tarih boyunca kendisini mehdi sanan birçok meczup çıktı. Hatta zengin çocuklarını kandırmakta büyük beceri gösteren ve birçok müslüman bilim adamının Darvin’den yüzyıllar önce savunduğu evrim teorisine savaş açan bir tarikatın lideri bile mehdi olduğunu sanıyor. Said Nursi’nin mehdi konusunda beklentileri vardı. Siz kendinizi mehdi mi sanıyorsunuz, yoksa Said gibi mehdinin habercisi mi? Said Nursi’nin 5. Şua’da iddia ettiği gibi Atatürk’ün Deccal olduğu fikrine katılıyor musunuz?

CEVAP 14: Mehdi’yi bir kişi değil bir grup, bir hareket olarak anlıyorum. Liderliğini yaptığım gönüldaşlarımın, şakirtlerimin beklenen mehdi hareketi olduğu konusunda temennilerim var.

SORU 15: Tüketiciliği teşvik eden kapitalist sistemin karada, denizde ve havada oluşturduğu kirlenme ve küresel ısınmaya karşı tepkiniz ve önerileriniz nedir? Bu bağlamda önem kazanan enerji politikası ve nüfus planlaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Papa ile son görüşmenizde bu önemli konuyu tartıştınız mı?

CEVAP 15: Bu tür konuları tartışmaya ve çözüm üretmeye maalesef vaktimiz yok. Biz iman kurtarma davasındayız. Elbette suyumuzun, havamızın, toprağımızın temizliği bizim için önemlidir; ama imanı kurtarma en önemlisidir. O konuları zaten başkaları düşünüyor.

SORU 16: Cemaat dışında, diğer dinlere ve kültürlere karşı alabildiğine hoşgörülü davranmanıza rağmen cemaat içinde tam aksine otoriter bir ilişki ve tektipçi bir tavrı onayladığınız iddia ediliyor. Zamanında cemaatınıza katılmış birçok kişi cemaatınızın işlettiği ev ve yurtlarda yetişen öğrencilerin bireyselliklerinin, sorgulayıcı kişiliklerinin köreltilip dikta rejimlerinde olduğu gibi tektipleştirici bir torna tezgahından geçirildiklerini ileri sürüyorlar. Tek gazete, tek kitap, tek televizyon kanalı, tek siyasi tercih, tek tip elbise, tek tip bıyık… Kendilerinin düzenlemedikleri her faaliyet ve eylemi yasaklayan bu anlayıştan nasıl bir altın nesil çıkmasını bekliyorsunuz? Robotlar gibi yetiştirilmiş cemaat üyeleri bilim ve medeniyette dünyaya örnek oluşturabilecek bir yaratıcılık gösterebilir mi? Bugün iyi davranan robotlar, yarın düğmelerine basacak parmak değişince kolayca canavarlara dönüştürülemez mi?

CEVAP 16: Kuran müminlerin bir duvarın tuğlaları gibi birlik ve dayanışma içinde olmalarını emreder. Bu birlik ve dayanışmayı robotluk olarak tavsif etmeniz sizin bir anarşist olduğunuzu ortaya koyuyor. Anarşistler komünistler gibi kamu düzeni ve güvenliği açısından tehlikelidirler. Sanırım fırkay-ı dalle’den Şia’nın etkisi altında kalmışsın. Allah seni ıslah etsin.

SORU 17: Soyadınız Gülen. Hatta onun Arapça abartılı karşılığı olan Dahhak (çokça gülen) kelimesini yıllarca künye olarak kullandınız. Son vaazlarınızı bilmiyorum, ama ben Türkiye’deyken siz hemen her vaazınızda ağlıyordunuz. Soyadınıza inat, künyenize kat be kat inat… Neye ağladığınızı kestiriyordum. Genelde müslümanların hali, idealinize ulaşmak için aşılması gereken engellerin büyüklüğü sizi duygulandırıyordu… Tabi bu arada ağlamanızla düz orantılı olarak okullarınıza ve vakıflarınıza yapılan yardım miktarının arttığını ileri sürenler de var… Gülmek ve ağlamak insani eylemlerdir. Ben de duygulu bir insanım. Ender de olsa ben de bazen halk arasında gözyaşlarımı tutamıyorum. Örneğin, geçenlerde Oxford Üniversitesinde düzenlediğimiz uluslararası bir konferansta müslüman kadınların sorunlarını tartışan bir panelin moderatörlüğünü yaparken gözyaşlarımı tutamadım. Paneldeki dört kadından hiçbiri ağlamazken benim ağlamam biraz mahcup etmişti beni. Tüm gençlik ve evlilik hayatı boyunca yüzü peçeli kara bir çuvala diri diri gömülmüş olarak yaşamaya mahkum edilmiş annemi anımsayıp ağlamıştım. Ama ben bir robot olmadığım veya korumak istediğim bir karizma kaygım olmadığı için arada bir gülerim de. “Seni güldüren de ağlatan da O’dur” (53:43). Merak ediyorum; acaba siz hiç gülmüyor musunuz? Kahkahalarla örneğin? Sizi en çok güldüren bir şaka, fıkra veya olay varsa paylaşabilir misiniz? Yoksa ilk isminizin tecellicisine muttali olunca soy isminizin tecelli edeceğine mi inanıyorsunuz? O zamanı mı bekliyorsunuz? Hani “son gülen” misali?

CEVAP 17: Maalesef islam ümmetinin durumu benim aklımdan hiç çıkmıyor. Asr-ı saadet dönemiyle karşılaştırırsak felaket. Böyle bir durumda gülmek mümkün değil. Ayrıca, ben artık ağlamaktan zevk alıyorum. Önümde ağlamaya hazır vecd içindeki insanları görünce ağlayasım geliyor. Alışkanlık haline geldi.

SORU 18: Her söylediklerine ve yaptıklarına kafalarını diklemesine sallayan evetçilerle sarılmış liderler çok büyük hatalar işlerler. Kafa sallayıcıları liderlerini hem dünyada hem de ahirete hüsrana yöneltirler. Ekşi Sözlük’te “fethullah gülen hoca efendi hazretleri” maddesini görünce, 20 Ağustos 2010 tarihinde Google hazretlerine sordum ve 0.16 saniye içinde bana 16,300 (on altı bin üç yüz) internet sayfası sundu. Hoca ile efendi’yi birleştirip arayınca, “fethullah gülen hocaefendi hazretleri” ifadesi içinde 0.08 saniyede 11,800 sayfa buldu. Toplam yirmi bini aşıyor. Yani, sizin için hoca + efendi + hazret sıfatlarını birlikte kullanan binlerce makale var Internette. Bunların büyük bir kısmı alıntı veya eleştiri olarak kullanılmış olsa da bir kısmı sizi destekleyenlere ve izleyenlere ait. Böylesi dalkavukluklara prim vermeyen bir insan hayranları tarafından hiç böyle çağrılabilir mi? (Yüz bini aşkın sayfada geçen “edip yuksel” arasından “edip yüksel hocaefendi hazretleri” ifadesini tırnak içinde sordum Hazret-i Google’ye ve Allah’a hamdolsun SIFIR sayfa çıktı. Dalkavukluk dozunda iki derece tenzilat yapıp “edip yüksel hoca” diye sorunca da sadece bir kez çıktı.) Hayatında abartılıp göklere çıkarılan, öldükten sonra da uydurma hikayelerle efsaneleştirilip putlaştırılan yüzlerce örnek var tarihte. Eğer siz bu meddahlardan hoşlanmıyorsanız sizin desteklediğiniz dergilerde sizi insanüstü göstermek için kullanılan abartılı ifadeleri niye tekzip etmiyor veya o kişileri engellemiyorsunuz? Size Feto diyen veya liderliğini yaptığınız hareketi F-Tipi olarak yaftalayanları etkilemeniz zor. Ama size destek verenleri de mi meddahlık konusunda etkileyemiyorsunuz? Sizin liderlik yeteneğinizi inkar eden yok. Ama sizin ne tefsir ne fıkıh dalında orijinal bir katkınızı bilmiyorum. Fizik, kimya, tıp, elektronik, genetik gibi bilim ve teknoloji alanlarında da keşiflerinizden haberim yok. Öyleyse sizin için koparılan bu vaveyla niçindir? Meddahlarınızın sizin için kullandığı üçlü dalkavukluğa tepki gösterenlerden biri Ekşi Sözlük’te bakın neler yazmış: “islamiyete hristiyanlık gibi azizlik mantığı getirme çabasının son ürünü. öldükten sonra da suratına osurdu çocuğum kanseri yendi gibi saçmalıkları duymamıza neden olacak akımın başlangıç noktası” (coverthetaiba, 19.05.2005 01:05 ). Çevrenizde sizin hatalarınızı çekinmeden eleştiren arkadaşlarınız var mı? Yoksa sizi dinleyen herkesin başı önlerine eğik şakirtler taifesi mi? Sizi yakından izleyen Yasin Çolak adlı bir gencin aşağıdaki suçlamalarına ne dersiniz: “Peygamberimizle rüyada yapıldığı söylenen istişareler, şefkat tokatları, kendinden makbul kerametler, deccal ve mehdi hikayeleri, ara sıra küpün dışına sızması engellenemeyen ve daha sonra bin bir teville geçiştirilmeye çalışılan söylemler ve gözyaşlarıyla toplanan milyar dolarların bilinmeyen akıbeti… Hoşgörü ve diyalog örtüsünün altında yapılmasına müsaade edilen Hıristiyanlık propagandası ve bir sürü dini kitabın arasında çoğu zaman bahsetmeye bile gerek duyulmayan Kur-an… Bu cemaat(ler)in sohbetlerine katılanlar gayet iyi bilirler ki, anlatılan dini bilgiler ya “üstatlar” ya “hoca efendi” diye anılanların kitaplarından seçilirler. Allah’ın kelamı Kuran’dan pek bahsedilmez. Bu ülkenin temel değerlerini din sömürüsü adına dinamitleyenler, “nurlu” evlerde başka sokakta başka konuşanlar… Ve sonuçta zarar gören Türkiye ve kaybolan nesiller…” Bu suçlamalara karşı savunmanız var mı?